Hepimiz Sanatçıyız!

İçinde bulunduğumuz zaman içerisinde hepimiz, istisnasız
hepimiz sanatçıyız! Bu durumu fotograf endüstrisine borçluyuz! Artık, hepimiz fotograf çekebiliyoruz!
1839’dan beri fotografın “sanat“ olup-olmadığı tartışıldı. Ve karara varıldı: Fotograf sanattır! Ancak, o zamanlarda, fotografın bir sanat türü olduğu kabul ediliyor, ama her fotografın da birer sanat eseri olmadığı kabulleniliyordu.
Fotografın hepimizden sanatçılar yarattığını tartışırken, sonuca varabilecek gerekçeleri “ince eleyip-sık dokumak“ gerekiyor. Bunu yapabilmek için de fotograf teorisi gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde bu konuya önem verilmiyor. Yeni tekniğin getirdiği bu kolaylıkları da gözönüne alarak, bu uğraşın üzerine bir kez daha düşünmek gerektiğini savunuyorum. Sonuçta, hepimiz sanatçı olduğumuza göre, anlamak ve anlaşılmak isteriz. Değil mi?

Günümüzden…
Her gün onbinlerce insan, yeryüzünün heryerinde, ellerinde akıllı telefonları, boyunlarında gelişkin fotograf aparatları ile fotograf çekmektedirler. İnternetteki farklı sosyal-medyalarda paylaşmaktalar. Fotograf yaşamımızın bir parçası olmasına karşın, web-sayfalarına yerleştirilen fotograflara ilgi, beklenildiği gibi değil…

Peki son zamanlarda epeyce popülerleşen, herkesin kolları sıvayıp giriştiği sokak fotografı ne durumdadır?
“Sokak Fotografı“ tanımlaması, fotograf dünyasında, toplumda artık farklı mı anlaşılıyor? Sanki artık hiçbir “kıymet-i harbiyesi“ kalmamış gibi bir tavır ile karşı karşıya olduğunu mu düşünmeliyiz? Mary Ellen Mark Josef Koudelka, Elliott Erwitt, Joel Meyerowitz, HCB ve daha nice ünlü, işleri ile kendisini ıspatlamış fotografçılar var. Hak etmeden kendisini “Fotograf Sanatçısı, Photographer“, vb. sıfatlarla niteleyen insanlar hergün çektikleri yüzbinlerce sıradan fotograflarla, kendilerini bu insanlarla aynı düzeyde sayabiliyorlar…
Bu tavır, son yıllarda tesadüf eseri negatiflerinin bit pazarında bulunduğu, yaşadığı yıllarda sokak fotografı çeken, yaşadığı zamanlarda yayınlanması için hiçbir çaba sarfetmemiş, yayınlanması için girişimde bile bulunmamış, Vivian Meyer’e karşı ayıp olmuyor mu?
Fotograf uğraşında nedense “ayıp“ kavramının hiç bir anlamı kalmadı. İçi boşaltıldı. Öte yandan, bu insanlar, mademki serbest zamanlarını değerlendirmek istiyorlar; yaşamlarına bir anlam katmak istiyorlar. Buna hakları var! Diyebiliriz. Ancak, neden desen çizmek, resim yapmak, öykü, roman yazmak gibi uğraşları seçmiyorlar? Halbuki şimdiki zamanda artık binbir türlü renkli boyalar var. Fırçaların en kıralları satılıyor… Eskiden ressamlar üç ana renkten (Magenta-Yellow-Blue) diğer tüm ara renkleri bulmak zorundaydılar. Şimdi böyle bir sorun yok.
Yanıtlar şöyle olabilir:
– Desen çizmeye başlanılıp, becerilemeyince hemen bırakıveriyorlar.
– Öykü yazmak zor. Hemen terkediyorlar. Kalemler kullanılmaz oldu…
– Ama fotograf çekmeyi, sokakta fotograf çekmeyi sürdürüyorlar. Beceremeseler bile…

Hangi Kredi Kartına…
Fotograf Makinesi satan firmalar, ve onların yardımcıları, dergiler, “özel okullar“ sokak etkinlikleri düzenleyerek, o gün kullanılmak üzere onlarca makina ve ekipmanı ücretsiz sunarak, bu insanları özendiriyorlar. Kullanılan makinelerdeki sonuçlar görüldükden, ve fotograf konusunda türlü-çeşitli ahkamlar (genellikle teknik sorunlar) kesiliyor. Sonra “hangi karta kaç taksit“ konuşmaları başlıyor…

Pratikte, yeteneği ve özellikle hiçbir vizyonu olmayan bir dizi insan, fotograf çekiyor, sosyal medyada paylaşıyorlar. Bu tavır “Sokak Fotoğrafçılığı“nı bir adım bile ileri götürmüyor. Aksine, bu işe gerçekten gönül veren insanlara, anlatacak bir öyküsü olan insanlara, çalışmalarında engel oluyorlar. Sokaklarda fotografı çekilmekten bıkan insanlar, hiç bir ayrım yapmadan, “Yeter! Çekme!“ diyebiliyorlar.
Bu nedenle nicel olarak çokça gözükse de, gerçekten “sokak fotografı“ üreten, ve “sokak fotografçısı“ tanımlamasını hakeden çok az insan var.
Fotografın başka uğraş dallarında, mesela moda fotografçılığında bu denli bir yoğunluk izleyemiyoruz. Nedenleri açık: İyi bir stüdyo, iyi ve pahalı bir ekipman, ve iyi yetişmiş personel gerekiyor…

Peki, neden bu denli kötü fotograflar internette dolaşıyorlar? Program yazanlar, bunu önleyecek, kötü fotografları ayıklayacak, bir yazılım geliştiremezler mi?

Biraz daha düşünmeye devam edelim. Bir kez bu insanlara “Amatör Sokak Fotografçısı“ ünvanını teslim edelim. Ve bunlar sokaklarda nasıl çalışıyorlar? Bu konu üzerindeki gözlemlerimizi ardarda yazalım.
Bu insanlar kitlesel biçimde sokaklara dökülüyorlar. (Genellikle, kitlesel biçimde “fotografa çıkıyorlar“), çekim tamamlandıktan, kebablar yendikten, çaylar-kahveler içildikten sonra evlere dönülüyor. Çekilen fotograflar, facebook, 500px, ve başka yerlerde paylaşılıyor. “Beğendim“ler (like) gelsin-gitsin artık. Bazen, beğenmeyenler ile tartışmalar yapılıyor. Beğenmeyen birinin fotografları beğenilmiyor… vesaire, vesaire… bu medyalara yerleştirilen fotografların, estetik değerleri tartışılmıyor. Ki zaten böyle bir değer görülemiyor.
En büyük nedeni, fotograf çekenlerin bir vizyonunun olmaması. Sadece gününü gün etmek, amaçları…

Yanlış anlaşılmaları önlemek adına bir kaç cümle yazmak gerekiyor. “Vizyon“dan bahsettim. Yukarıda isimlerini yazdığım, ve yazmadığım sokak fotografçılarının bir vizyonu vardı. Belli bir estetik kullanarak, belgesel denilebilecek fotograflar ürettiler. İçinde bulundukları ekonomik, sosyal, politik değerlere göndermeler yaparak, daha insancıl bir dünya için tavır aldılar.

Sokak fotografının gelişmemesinin ya da istemediği, haketmediği bir yöne çekilmesinden sorumlu kimdir?
Fotograf konusunda önemli yayınların olmaması, bilinçli, bilgili eleştirmenlerin yetişmesine de engel oluyor. Yapılan eleştirilerde ise, önünde duran fotograftan çok fotografçısına kişisel göndermelerde bulunuluyor. Halbuki sağlıklı eleştiriler sayesinde bu konuda çalışan insanlara kendi yollarını bulmakta, yardımcı olanubilir; zorluk çekmezler. (***Bir anı)

Bir sohbette, “şimdiye dek çektiğim fotograflardan bir tanesi akıllarda kalırsa, kendimi mutlu hissederim“ demiştim. Ancak etrafıma bakınca, çektiği 100 fotografın 50’sini seçenlere rastlıyorum. Zaten, fotograf çekenin, kendi fotograflarını seçmesi maraz bir durumdur. Fotografını sevmeyen fotografçıya rastlanmaz. Haklıdır da. Ve fotografçının kendi yaptığı seçimler genellikle yanlış olur. Belki, seçmediklerinin arasında gerçekten “iyi bir fotograf“ vardır…

Bitirirken Alfred Steglitz’in 1899 yılında yaptığı bir değerledirmeye yer vermek istiyorum. Günümüze ne kadar uyuyor. Demek ki özünde bu uğraş hep aynı durumla karşı karşıya kalmış…
Alıntı şöyle: “(…) Fotografa karşı gösterilen genel ilgi, üretiminin az uğraş ve az bilgi gerektiriyor olması; bu da milyonlarca fotografın üretilmesine neden oluyor. (…)“ (1)

Fotografın sanat olup-olmadığı, fotografın keşfinden hemen sonra, hep şüphe ile karşılanmıştır. Özellikle, ulaşabildiğimiz İngiliz ve Amerikan kaynaklı yazılardan, o yıllar bu şüphe üzerine sıkça tartışılmıştır. Kaşiflerden biri olan Henry Fox Talbot kendi buluşu hakkında:
“… buluşum, yetenek ve deneyimin önüne geçen mekanik kabiliyeti ile sanatı zedeleyebilir.“ (2)

(1) Alfred Steglitz, Bildmaesige Fotografie, Scribner’s Monthly 1899, Sayfa 528-537
(2) (2) Henry Fox Talbot, “Calotype (Photogenic) Drawing“. Literary Gazette 1256, 1841, Sayfa 108.

(***Bir anı)

Bir etkinlikte portfolyo değerlendirilmesi için görevlendirilmiştim. “Fotograf Heveslisi“ orta yaşlarda bir bayan randevu listesine ismini yazdırmış, günü ve saati geldiğinde dosyasını göstermek üzere gelmişti. Kendisine fotograflarını göstermeden önce kim olduğunu, hangi meslekte çalıştığını, fotografa ne zaman ve neden başladığını sormuştum. Hepsine yanıt vermedi. Her yerde ve her zaman yaptığım gibi, kişi her ne iş yaparsa yapsın öncelikle kendinin ne olduğunu bilmesinin, o uğraşı neden yaptığını bilmesinin gerekliliğini anlattım. Daha sonra da fotograf anlayışım hakkında bir dizi söz söyledim. Anlayışım üzerinde durdum ve her fotograf çekenin de istesede istemesede bir duruşu olduğunu anllattım. Zaten her insanın bir duruşu var. Hatta “tarafsızım“ diyenlerin bile bir “taraf“ olduğunu izah ettim. Yaptığımız görüşmeden çok mutlu olduğunu, şimdiye dek kendisi ile böylesi bir “sohbet yapılmadığını, bir çok şeyin bilince çıktığını“ söyledi. Yaklaşık kırk dakika süren bu sohbetin ardından, bulunduğumuz odanın hemen önünde fotograf kitapları satılan bir standta “Yaşamın Aynası:Fotograf“ kitabımın da satıldığını gördüm. Olumlu düşüncelerle yanımdan ayrıldığını söyleyen bu kişiye, “sohbetimizde anlatamadıklarımı bu kitapta okuyabileceğini“ söyledim. Kitap satıcısına:
– Bu kitap kaç lira?
– 10 TL
Ve söylediklerimden etkilendiğini/öğrendiğini söyleyen bu bayan kitabı almadan gitti.
Kitapçı: Halkımız okumuyor, Mehmet Abey!

7th January 2018

Sosyal-Belgesel-Fotograf

Herşey “belgesel fotograf“ konusunda bir guruba “koçluk“ yapmam istenildiğinde başladı. Kendi kendine yeten, zamanını boş geçirmeden yaşayabilen birey olarak, bu durum bana artı sorumluluklar getirdi. Bu guruba elimden geldiğince belgesel fotografı anlatmaya, fotografın keşfinden itibaren bu alanda gerçekleştirilen örnekler göstermeye çabaladım… gene konuya ilişkin filmler izlemelerini nacizane tavsiyerde bulundum. Genelde karşılaştığım tavır: işi hafife almak; sanki fotograf entipüften bir mecramış, vb. davranışlara tanık oldum.

Fotograf kendi içerisinde zamanla bir çok aşamalar yaşadı. İlk ilan edildiği günden zamanımıza dek bir çok “liglere“ ayrıldı. Portre, manzara ile başladı, ve günümüzdeki eğilimlerden “minimal“e dek geldi…

Kendi adıma fotografın “belgesel“ dedikleri kısmını seçtim. Bu konuda okudum, çektim, yazdım, sergiledim, yayınladım. Ve bu süreç hala bitmedi… 

“Güzel Şeyler Sabır İster“

Gut Ding will Weile haben.(Alman atasözü)

Bizim jenerasyonun fotografa başladığı yıllarda fotograf üretebilmek için gerçekten “sabır“ gerektiriyordu. Fotograf aygıtlarının nasıl çalıştığını, objektiflerin neler olduğunu; fotografları çektikten sonra filmin hangi kimyasal ile nasıl banyo edileceğini, kartlara baskı işlemlerinin nasıl olacağı, filmlerin nasıl kurutulacağı, vb…

Kısaca: Bir dizi uğraş sonucu neler çektiklerimizin sonuçlarını görebilirdik.

Kısaca: Optik, ışık ve kimyanın birleşimi sonucu oluşan “büyü“den sonra fotograflarımızı görebiliyorduk.

Başka bir demeyle: Fotograf “Alaaddin’in Sihirli Lambası“ gibi, kendine has bir giz (sır) olayı idi…

Şimdilerde fotografın bu denli basite alınması, entipüften bir uğraşmış gibi tavırlarla yüzyüze gelmesi acıtıyor… ki herkesin, istisnasız “herkesin bir fotograf makinası olmalıdır“diyenler gurubundanım.

2002 yılında bir dergi için Fotokina hakkında bir yazı yazmam istenince, o yıl Fotokina’da gözden kaçmayan bir atılım yapan dijital teknolojiyi görünce (dijital bu tarihten çok önce başlamıştı) yazımın başlığını “Fotograf demokratikleşiyor“ koymuştum. Ve öyle oldu. Şu an, hangi sınıftan olursa olsun, istisnasız herkesin elinde bir “görüntü“ üretebileceği alet bulunmaktadır.

Gerek fotograf makinası, gerek akıllı cep telefonu ile çeksin, herkes “fotograf çekiyorum“ demektedir… Endüstri 1890 yılında ortaya attığı reklam sloganı olan, “Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın“belgisini, içinde bulunduğumuz zamanda tamamiyle gerçekleşmiştir. Artık, eskiden olduğu gibi, kaç ASA’da, hangi optik ile kaç diyaframda çekileceğini, hangi kimya ile banyo edileceğini, hangi karta basılacağını düşünmeye gerek kalmamıştır… (ama kazın ayağı böyle değil.)

İşte sorun burada başlamaktadır. Fotograf makinesinin düğmesine basılıyor ve hemen arkasındaki ekranda çekilen görülebiliyor…

Sabırsız olan halkımız ise, ne çıkarsa çıksın hayatından memnun…

Ancak “Güzel Şeyler Sabır İster“!Bundan önce de bilgi, deneyim ister; gelişkin bir kişilik ister.

Fotografın ALFABE’si

Birçoklarının dediği gibi, “bana göre böyle“,başka şeylerde olduğu gibi, fotografta da geçersizdir. Fotografın bir alfabesi vardır. Aynı konuştuğumuz dilin alfabesi gibi… Bu olmasaydı, anlaşmakta güçlük çekeceğimizin kaçınılmaz gerçektir.

Fotografın alfabe’si nedeniyle, “fotografın dili“tüm yeryüzünde, herkesin birbirleriyle tercümansız anlaşabildiği bir dil; bir fotografa bakarken çevirmene gereksinim duymayız. Ve, ortaya bir fotograf konulursa tüm dünyada anlaşılır ve anlayabiliriz. Bu ALFABE nedeniyle, fotograf biriciktir. Dikkat edilecek mesele, sunduğumuz fotograflarda değerli bilgiler olmasıdır. Yazıda olduğu gibi, bir fotograf da, ona bakana değerli bilgiler verebileceği gibi,  görsel kirlilik te sunabilir.

Fotografın en önemli özelliği içeriğidir. Öyküsüdür. Bunu ısrarla savunuyorum!

Bir örnek: Yaşamın Aynası: Fotograf (*1)kitabımın ikinci baskısı çıktığında ülkemiz üniversitelerinde hocalık yapan bir tanıdığım, “Kitabını okudum. Ancak 33üncü sayfadaki bir cümle, benim için değil ama, öğrenciler için çok tehlikeli…“ dedi. Şaşırdım.

Cümle şöyle: “Mesajı olmayan fotograf  ’banal’ bir çalışmadır.“Bu tümce ile de fotografın en önemli özelliği olan “öyküsü“ olması dile getirilmektedir.

“TEHLİKE“ nerededir?

Öykü mü, Teknik mi?

Diğer bir gerçek ise, herhangi bir sayfada basılan, veya sergilenen bir fotograf, ilk bakışta anlaşılabilir. Bazı fotograflara daha uzun bakmak gerekebilir. Aynı bir öyküde ya da romanda olduğu gibi, bazı satırları iyicene özümsemek için tekrar tekrar okumak gerekebilir. Bir fotografa da tekrar tekrar bakılabilir. Hele bıkmadan bakılabiliyorsa, o öykü ’tadından yenmez’…

TV ve diğer mecralarda fotograf kullanımı, günümüzde Facebook, Twitter ve/veya başka sosyal ortamlarda olduğu gibi fotografın ’bıktırırcasına’ çok kullanıldığı bir dönemde, fotografların öykülerinin de nitelik olarak çok üstün olmaları gerekiyor. Ancak bu durumda, bir fotografı okumak, TV’lerdeki, reklamlardaki resimlere bakmaktan daha tercih edilen bir durum yaratabilir.

Teknik, alet-edavat hakkında saatlerce konuşmak; önüne konulan fotografı teknik yönden saatlerce irdelemek sadece, ülkemdeki fotografla uğraşan insanlara özgü bir şey değil. Dünyanın her yerinde, fotografın içeriğinden çok tekniği üzerine konuşmak gibi bir “salgın hastalık“ sözkonusu… hele ülkemde, iki fotografçı biraraya geldiklerinde, neredeyse sadece ve sadece aygıtlar, teknik- üzerine sohbet etmekteler… hangi marka olursa olsun, tüm aygıtların yeteneklerini ezbere bilmekteler. Çoğunlukla, keskinliği ve renkleri iyiyse, o fotografın güzelliğinden dem vuruyorlar. Öyküsü hakkında konuşmalar, belirgin biçimde az!

Bu şuna benziyor: Bir roman okuyorsunuz ve dilbilgisi ve noktalama işaretleri doğruysa, o roman iyi roman gibi…

Kısaca: Teknik olarak çok iyi çalışılmış bir fotograf anlamsız ve sıkıcı olabilir.

Bir yazarın aletleri arasında kalemi/daktilosu hangi anlamı taşıyorsa, bir fotografçı için de fotograf aygıtı aynı anlamı taşıyor. Bunların markalarının çok iyi olması, çok iyi roman yazmalarına, çok iyi fotograf cekebilmelerinin altyapısını oluşturmaz. Öncelikle, o bireyin kişiliği önemlidir. Dünyaya bakış açısı önemlidir. Bunların ışığında ürününü verir. Bakmak, görmek, fotograf makinasından bakmak farklı eylemlerdir. Sonra, seçmek ve deklanşöre basmak gerekmektedir. İşte tam bu sırada deklanşöre ne zaman basacağınıza, alet değil fotografçı karar verir… bu uğraşın ayrıcalığı buradadır.

“Ah bir Leica’m olsa nasıl güzel fotograflar çekerdim“gibi düşünceler beyhudedir. Kafanın içinde ne varsa, gözler onu görür. Diğeri “makinalara esirlik“ diye tanımlanabilir. Ve öyledir.

Tüm bu yazdıklarından “teknik önemli değildir“ gibi bir anlam çıkartılmamalıdır. Tam tersine aletin teknik yetenekleri çok iyi bilinmelidir. Hangi sonucun alınacağı iyi bilinmelidir. Akıllıca kullanılmalı, amaca uygun kullanılmalıdır. İçeriğin önüne geçmemelidir.

Bu içerik fotografçının kişiliği ile oluşur. Kişiliği neyse, ürünleri de öyle olur. Bu konuda iyi bir örnek olduğu için S. Salgado’nun bir tümcesini alıntılayacağım: “Fotografını çekmek istediğiniz konuyla ideolojik yakınlığınızın olması gerekir. Eğer olmazsa uzun süre içten ve empatik kalamazsınız. Kendinizi konu ile özdeşleştirmeniz gerekmektedir.“ (*2)

Bu söylemi okuduktan sonra, koçluk yaptığım guruptaki bir konuşma aklıma geldi. Ülkemizdeki göçmenlerin çekilmesini, belgelenmesini önermiştim. Bir-iki araştırma gezisinden sonra, “göçmenlerin  kaldıkları yerler çok pismiş“ bu nedenle aralarında bazıları “iğrenmişler.“ Bu yaklaşım ile zaten belgesel fotografçı olunmaz, demiştim.

Gözümüzü teknikten çok içeriğe doğrultmamız gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum.  Düşüncelerimiz, bakmamız, görmemiz, hissetmemiz, çok önemlidir. Kendimizi ve ortamımızı bu tavırları benimsersek güzelleştirme şansımız artar.

  • Bu fotografı neden çekiyorum?
  • Neden bu insanı çekiyorum da başkasını değil?
  • Bu motifin özelliği nedir?
  • Bu fotografı çektim, sonra ne yapacağım?

Ve daha bir çok sorular… yanıtını veremediğimiz davranışta bulunmamamız gerekiyor. Fotografta da bu böyle. Neden farklı olsun?

Kısacası, konumuz fotograf ise, özellikle sosyal-belgesel fotograf ise, bu bizim yaşam biçimimiz olmalıdır.

Bu söylemle, yepyeni birşeyler söylediğimi sanmıyorum. Benden önce de, şimdi de bu tarz söylemlerde belgesel fotografçılara rastladıkça, eskilerin devamı, şimdikilerin de çağdaşı olduğum için kıvanç duyuyorum.

*1Mehmet Ünal: Yaşamın Aynası: Fotograf, Espas Yayınları, Istanbul 2012

*2 Ken Light : Çağımızın Tanıkları, Fotograf Vakfı Yayınları, Istanbul 2006

HIRSIZLIĞIN ARGÜMANLARI

 

Geçenlerde bir tanıdığım, Alman fotografçısı Max Scheler’in 1958 yılında Brüksel Dünya Fuarı’nda çekmiş olduğu bir fotografı Face ortamında Küskün mü yorgun mu?“başlığı altında yayımladı.

Fotografa bu siteden bakabilirsiniz:

http://www.artnet.com/artists/max-ph-scheler/world-exhibition-brussels-QS8rjdQrPuc2EvFc541nxw2

Bu arkadaşı 1960-70’li yıllardan beri tanırım. Yaşıtımdır. Bu tanışıklığımıza güvenerek, bu yaptığının etikbir davranış olmadığını yazdım. Bu görüşüm tartışmanın “alev“lenmesine neden oldu. Ateşe benzin bidonu ile yaklaşmıştım.

Fazla yorum yapmadan yazışmamızı olduğu gibi yayınlıyorum:

MÜ:‪Fotograf kimin?

CÜ:İnternetin.

MÜ:Nasıl ?

Bir süre yanıt alamıyorum. Başkaları da, “telif düşüncesinden“ uzak, fotograf hakkında salla-parti tartışıyor, fikir belirtiyorlar… Hemen hemen tüm Face yazışmalarındaki durum. Kısa, Türkçesi bozuk yazışmalar ile “mavra“ yapılıyor… fotograf ve fotograftaki olay hakkında eksik ve sakat bilgilerle bu yazışma epey sürüyor. Neiticede bu fotograf bir Dünya Fuarı’nın kıyısında çekilmiş. Oruranlar da olacak gezenler de, koşanlar da…

Bir paylaşımcı aniden, ulvi bir fikre varıyor:

– Ha bir de farklı bir yönde kimsenin görmediği bir şeyi görme şansı var

(Fotograf hakkında yazmış.)

Ve CÜ, (fotografı izinsiz-telifsiz kullanan kişi):

– Bir fotoğraf düşünce üretiyorsa sanat oluyor, o zaman sanata dönüşebiliyor. diye gene “parıltılı“ bir düşüncesini yazıyor.

Patavatsızca süren bu yazışmaya artık tahammül edemediğim için devreye giriyorum:

– Sizler, şimdiye dek bu sayfada fikirlerini belirtenler, telif ihlali yapıldığını hiç göz önüne almadınız… demek ki artık her şey „orta malı“ oldu… madem ki bu fotograf, değer verdiğiniz, zahmet edip fikirlerinizi belirttiğiniz ölçüde, bu öyküyü yaratan (saptayan) kameranın arkasındaki o insanı neden merak etmediniz?

CÜ:Internet bu ıs icin yaratilmıs

MÜ:‪Unsinn / Nonsence / Saçmalık. (kötü bir yanıt). – Bu mantıktan yola çıkarsak, tüm üretimlerin ÜCRETSİZ olması gerekir… Kitap, plak almakta zorluk çekmeyiz böylece…

ECÖ:‪Olsun bence de zaten. Tüm dünyada veri gazeteciliği de bu mantıkla ilerliyor. Bilginin fiyatını niye sermaye belirlesin ki? Neyin paylaşılabilir, neyin paylaşılamaz olduğuna eserin sahibi mi, eserin sunulduğu kitle mi karar vermeli? Kitap meta gibi değişim değerine indirgenmemeli diye düşünüyorum. #creativecommon#opendataetiketlerini takip ederseniz Batı’daki benzer tartışmaları da takip edebilirsiniz.

MÜ:‪Zaten „Batı“da olduğum için, tavsiyenizi ciddiye alıyorum. Sunulan fotografın, sahibinin arzusu ile paylaşıldığı meçhul… Dolayısı ile, emeğe saygı dilemiştim. Demek ki beyhudeymiş…cümleten afbıyırınız, ‚commencreatifçiler‘! 

CÜ:‪İnternet „iyi ki var, bazı şeyleri değerleri anonimleştiriyor“ demedim. Tam tersi internet „sanki bunu yok etmek için yaratılmış gibi“ demek istedim. Bu bir. Pek çok fotoğrafım bu türlü ortaya düşmüş vaziyette. Üstelik altına doğru olmayan bilgiler de

MÜ:‪Ne yazık ki bu tür ‚araklamalara‘ maruz kalıyoruz. Tüm bunlar işin özünü değiştirmiyor. Çektiğim fotoğrafı işlemek için ‚aydınlık oda‘ denilen Photoshop programı için 1400 Euro ödüyorum. Evveline hiç değinmeyelim… Fotoğrafı çekmek için aletlere ödediklerimiz, bilgi ve deneyimlerimizden söz etmek dahi istemiyorum… vs, vs…

Daha sonra tartışmacılardan biri, internette bulduğu linki paylaşıyor ve “paylaşmak güzeldir beyler“diye de not düşüyor.

CÜ ise kendini affettirmek için olsa gerek, şöyle bir açıklamada bulunuyor:

“Özetle söylemek gerekirse, iyi niyetli, yaratıcı ve esprili insanlar onun bir fotoğrafı etrafında eğlenceli üç gün geçirdiler. Fena da olmadı hani.“

Öfkeli duygular içerisindeydim. Ve bu vicdanın eksik olduğu ortamdan çıkmak için, “Haydi Rasgele!“ deyip çıktım. Ancak kurtulamadım.

Yanlış bilgilerin sahibi olmasına karşın, CÜ düşüncelerini geciktirmeden yayınladı.

CÜ:59 sene sonra bir fotoğraf bakıyor ve onun çağrışımlarını konuşuyorsak; anonimleşmiş bir sanat eseriyle karşı karşıyayız demektir. Fotoğrafçısı bunu istemez miydi.?

CU’nün bu ısrarı karşısında, telif hakkının ölümünden 70 yıl sonra bittiğini yazamaya gerek görmedim. Burada iki yanlışı altalta yazmak artık kaçınılmaz:

  • Adı geçen fotograf 1958 yılında Brüksel’de çekildi. (Fotografın çekilmesinin üzerinden 60 yıl geçti. Telif, eser sahibinin ölümünden 70 yıl sonrasına dek geçerlidir.)
  • Max Scheler 7 Şubat 2003 tarihinde yaşamını yitirdi. Felsefeci Max Scheler’in oğlu idi. (Baba oğul aynı adı adı taşıyorlar.)

“Fotoğrafçısı bunu istemez miydi.?“sorusunun yanıtı ise gayet basit: Fotografçı da bizim gibi aynı düzende yaşadığı için, diğer meslek sahiblerinin de mecbur olduğu gibi, ev kirası, giyecek-içecek-içecek ve başka gereksinimlerinin karşılığını ödemek (satın almak) zorunda. Bunu yapabilmesi için, kendi ürettiği fotografları da bir telif karşılığında sunuyor, satıyor. Ki, Max Scheler yaşamı süresince bunu en üst, en profesyonel biçimde yapmıştır. Fotografçılık, hobisi değildi.

Tartışma daha da sürmüş olabilir. Bundan sonrasına ben katılmadım.

Paylaşımcılar, bir tarafta eser sahiplerinin ürettiklerini “orta malı“ yapmak isterlerken, işin ucu kendilerine dokununca celalleniveriyorlar. Örneğin: CÜ bir tiyatrocu. Tiyatroların gösterileri ücretsiz mi oluyor?*[1]Yazarına telif ödenmiyor mu? Ören yerleri, müzeler neden ücretsiz değildirler?

Bir örnek daha: CÜ bu ortamda, fotografı izinsiz-telifsiz kullanma, yayımlama hakkını savunurken, kendi ürettiği kitap, CD, DVD vb. yayınları ücretli olarak dağıtıma sokmuştur. O’nun mantığından yola çıkarsak, tüm bu yayınlarına WEB üzerinden ücretsiz olarak ulaşmamız gerekiyordu. Nerde…

CÜ şöyle yazmıştı: “Özetle söylemek gerekirse, iyi niyetli, yaratıcı ve esprili insanlar onun bir fotoğrafı etrafında eğlenceli üç gün geçirdiler. Fena da olmadı hani.“

Ohh beleş olunca leş kargaları gibi, fotografın üzerine üşüşmüşler, ve ruhlarını doyurmuşlar.

“Creativcommon“ vs gibi konular ise, insanlığın ortak belleğine dönük ürünler için düşünülebilir. Örneğin: Fotografçılar için olmazsa olmaz bir durum vardır. Photoshop kullanmak zorunlu hale gelmiştir. Ancak bu firmanın ürünleri, (sadece PS değil) çok pahalıdır. Ancak, bu program insanlığın ortak belleğini biraraya getirmiştir. Fotograf konusunda hiçbir fikrin sahibi değillerdir. Fahiş ücretlere satmaktadırlar. Bence sadece, bu bilgileri biraraya getirmenin bedelini isteyebilirler. Yani bilgileri biraraya getirmek için verdikleri emeğin karşılığını.

Not:Yazışmalar, yazanların paylaştıkları gibi bırakılmıştır. Düzeltmedim. Sorumluluk onlarındır.

 Haziran 2018

[1]Yalnızca Dünya Tiyatrolar Günü’nde (her yıl 27 Mart tarihinde) tiyatrolara giriş ücretsizdir.  (Bu tanıdığım bir tiyatrocudur. Telif meselelerini iyi bilmesi gerektiğini düşünürdüm.)

Neden Fotoğraf? 

En çok karşılaştığım sorulardan biri: Neden fotograf çekiyorsun? oldu. Fotograf konusunda, sorulan sorular kadar düşündüm mü? bilemiyorum… Ancak, artık fotograf üzerine, daha doğrusu benim fotograf anlayışım üzerine konuşmanın, bir kaç satır yazmanın zamanı geldiğine inanıyorum.

Bu soruya kısa ve kesin bir yanıt verebilmem olanaksız. Çocukluğumda, gençliğimde fotografı çok az çekilenlerdendim. Parasal konumu bizim gibi kısıtlı olan ailelerin fotograf makinelerinin olabilmesi, pek kolay olmadığı gibi, kentin fotografçısına gidip, fotograf çektirebilmek de pek sık rastlanılan bir olay değildi. Diğer bir deyişle: Fotograf çektirmek belli bir “Lükstü”. Bu nedenle, benim çocukluğumdan ya da gençliğimden kalma fotograflar çoğunlukla, resmi daireler için gereken vesikalıklardan ibaretti. Annemin zorlamasıyla, ben ve erkek kardeşim minikken bir de “haftalık” denilen tarzda fotografımız çekilmişti. Haa bir de, ilkokulda kendi sınıf öğretmenim ve sınıf arkadaşlarımla çekilmiş bir “hatıra fotografı” vardır, albümümde. Bu ve başka nedenlerle, bir çok fotografçının özgeçmişinde bulunan, ’’on iki yaşında babası ilk fotograf makinesini hediye etti’’ diye bir tümceden yoksunum. (Ayrıca bunun belirtilmesinin anlamını da hâlâ anlamış değilim.)

Fotografa yönelmemin bir nedeni bu durum olabilir mi? Ya da Federal Almanya’ya geldiğimde kendimi anlatabilmenin bir yolu muydu fotograf? Kendini anlatabilme diye bir sorunum mu olmuştu? Belki evet! Çünkü, ben Türkiye’deyken izine gelen “Almancıların” görüntüleriyle, buraya geldiğimde saptadığım görüntüleri arasında “dağlar” kadar fark olduğunu gördüm. “Misafir Türk İşçilerinin Yaşamı” Türkiye’de gördüklerimle, onların bana Türkiye’de anlatıklarıyla çelişiyordu.

1976 yılında bulutlu, yağmurlu bir Kasım günü geldim F. Almanya’ya. Bana: “Almanya’ya neden geldin?” diye sorusunu bir sergimde: “Aşkımın peşinden geldim!” diye yanıtladım.

Sevgilim (eşim), oturduğumuz konutu işe gitmek için sabah saat sekizde terk etmek zorundaydı. Bir işte çalışmadığım için evde yalnız kalmak zorundaydım. Oturduğumuz apartmanın arkasındaki ormana, yalnızlığımı gidermek için, kaç kez geziye çıktığımı artık anımsayamıyorum. Bu yalnızlığımın sürekli farkında olan eşim, ilk aldığı yılbaşı ikramiyesi ile bana, üç objektifi ile bir fotograf makinesi satın aldı. Tabii film de getirmişti. İşte fotograf böyle başlamıştı. İlk günlerde belli bir motifin peşine takılmıyor, önüme ne çıkarsa fotograflıyordum. Ayrıca bu aygıt, Türkiye’deki aygıtlarımdan daha yetenekliydi. (Yetmişli yılların başlarında, oturduğumuz kente izin yapmaya gelen Polonyalı turistlerden Rus malı bir aygıt satın almıştım. Zorki ve Zenit.) Bunlar sağlam ama, kullanması güç makinelerdi. Vizörleri genellikle karanlıktı. O zamanlar da amaçsız çekimler yapıyordum. Fotograf diyebilmek güç, güzel anılar olarak hâlâ saklarım onları…

Daha sonra bir Londra maceram var. İlk iyi fotograf aygıtımı ve karanlık oda alet ve edevatlarını orada satın aldım. Yasica aygıtın üç adette objektifi vardı. Agrandizör Rus malı ve çantası aynı zamanda masa olarak kullanılıyordu. (O tarihlerde müthiş güzel bir fikir, diye düşünmüştüm.)

Daha çok özel fotograflar çekiyordum. Konutumu paylaştığım, Bakırköylü, başarısız şair arkadaşım Cemal ile, kendimize göre bazı denemeler yapıyorduk. (Cemal’i babası istemediği bir kızla evlendirmek istiyordu. O ise başka bir kızı seviyordu. Londra’ya kaçarak, bu zorunlu evliliği önlemiş oldu.)

İki odalı konutumuzun, bir odasını karartarak, bu amaçsız denemelerimizi yapıyorduk. Şimdi geriye yalnızca bazı güzel anılar kaldı.

(Fotografın önemli bir yanı da bu mu olsa gerek?!)

Okuduğum okulun sömestir tatilinde, şimdi adını anımsayamadığım, diğer bir Bakırköylü arkadaşımın, 60 model bir Mercedes’iyle, bir kış günü İstanbul’a gittim. Ailemle, kardeşlerimle yeniden buluşmanın sevincini yaşarken, hem mahalle hem de asıl mesleğim olan tiyatrodan arkadaşlarımla buluştum. Bu arkadaşlarım bir tiyatro gurubu kurmak üzereydiler.

Sonra ne oldu? 

Kamera ve karanlık oda aletlerini satarak, ilk oyunumuzun dekor masraflarını karşıladık. Ve artık İstanbul’da kalmak anlamını taşıyan bu girişim, Londra’ya geri dönmemi engellediği gibi, amaçladığım tahsilimi de yarıda bırakmama neden oldu.

Aynı günlerde mahallemizden iki arkadaş, iki abimiz, (Mustafa ve Ender), İstanbul Tıp Fakültesi’nde bir fotograf atölyesi kurma girişimindeydiler. Bana anlatılanlara göre, bakanlıktan henüz bütçesi çıkmadığı için, okuldaki hocalar, fotograf atölyesinin açılmasını özel gelirlerinden desteklemişlerdi. Tiyatrodan geri kalan zamanlarda sık sık oraya gidiyor, onlara yardım ediyordum. Bu ikisinden fotograf konusunda çok şey öğrendim. (25 yaşında biri olarak çıraklık yapıyordum.)

Karanlık oda ve stüdyo fakültenin iç hastalıkları bölümündeydi. Üniversite hocalarının derslerinde kullanmaları için röntgen filmlerinden dialar üretiyor, bunları renklendiriyorduk. Bu dersler görsel malzemelerle ilgi çekici olmaya başlamıştı. O sıralarda hazır dia filmleri bulabilmek güçtü, bulu- nanlar ise çok pahalıydı. (Türkiye’nin bu endüstri dalında yatırımı ve üretimi yoktur.) Siyah-beyaz negatif filmlere çekim yaparak, banyoda pozitif duruma getiriyorduk. Yanı sıra aynı fakültede, aynı gövdede iki cinsiyet taşıyan hastalar için bir bölüm vardı. Bu hastaların her ay fotograflarını çekiyor, hocaların uyguladıkları terapinin gelişimini takip etmesini kolaylaştırıyorduk.

Ücretsiz olarak çalıştığım bu anları hâlâ sevinçle anımsıyorum. Mustafa ve Ender’den öğrendiklerimi başka hiçbir yerde öğrenme olanağım olamazdı. Geriye dönük düşündüğümde, o tarihlerde fotograf kimyaları, şimdiki gibi hazır satılmıyordu. Hatta doğrudan kullanmaya hazır kimyaların varlığından bile haberim yoktu.Toz halinde alınan kimyaları tartarak kendimiz karıştırıyorduk.

Fotograf çekmek bir eğlenceydi 

Almanya’da önce yeni aldığım fotograf makinesinin huyunu-suyunu öğrenmek zorundaydım. Bu kameranın kendi ışıkölçeri (pozometre) vardı. Böyle bir makineyle hiç çalışmamıştım. (Türkiye’deki aygıtlarımın ışıkölçerleri yoktu. Filmimizi nasıl ışıklandıracağımıza, varolan ışığa bakarak karar ve- riyorduk. Bu deneylerin daha sonra bana çok faydası olduğunu tespit edecektim.) Öyküsü şöyle: Bir çekim sırasında, fotografını çektiğim bir kızcağız masamın üzerinde duran fotograf makinesine çarptı ve makineyi yere düşürdü. Işıkölçeri bozulmuştu. Buna karşın çekim yapmıştık. Önceki bilgilere dayanarak göz kararı ışıklandırmıştım. Çekim bitmişti. Hemen karanlık odaya girerek filmi banyo ettim. Yüzdesi hayli yüksek iyi, doğru ışıklandırılmış negatifler elde ettiğimde, gözle ölçtüğüm ışığın doğru kararlar olduğunu saptadım.

Bir yanıyla fotograf çekmek bir eğlenceydi. Keşke böyle kalsaydı! Çünkü, her ne kadar bir işin derinliğine inerseniz, o denli bu işin içinden çıkmak zorlaşıyor. Diğer bir deyişle, bu işi yalnızca eğlence olarak yapmak zorlaşıyor. Ya da bendeki etkileri böyle oldu…

Fotografta “alaylı” olduğumu çekinmeden söylerim. Bugün bile… Yukarıda anlattıklarımın dışında, fotografın ne öğrenimini gördüm ne de bir ustanın yanında çıraklık yaptım. Öğrendiklerimin bakmaktan, bakmasını, görmesini öğrenmekten ibaret olduğunu açıklamalıyım. Tabi ki arkadaşım Fuat Hendek’in dostça dayanışmasını unutmamalıyım. Fuat, Eski adıyla “Güzel Sanatlar Akademisi” mezunlarındandı. Orada ’’hocalık ta yapmıştı’’. 6×6’lık bir Japon kamerası vardı. Ancak, başka işlerle uğraşmaktan, fotografla uğraşmaya zamanı kalmıyordu. Bu durum beni daha çok desteklemesini beraberinde getirmişti. Kısıtlı da olsa, bugün bile buluşmalarımızın önemli bölümü fotograf üzerine tartışmalarla geçer…

Fotografta benim en çok önem verdiğim durum ise, bir fotografçı diğer fotografçıya bir fotograf gösterdiğinde, onun bu fotograftan ne anladığını doğrudan söylemesidir. Tabii işin gerek teknik gerekse içerik yanını da unutmaması gerekir. İster olumlu, ister olumsuz olsun bu tipten “fotograf konuşmaları” fotograf çeken herkese umulmadık yardımlarda bulunuyor. Arkadaşım Fuat eleştirilerini benden hiç esirgemedi. Fotografta kendi yolumu bulmamda yardımcı oldu.

Bazı örneklerinde olduğu gibi, benim yaşamım dümdüz gelişmedi. Akla gelebilen her işte çalıştım. Almanya’da “aylakçı” tanımlaması geçerli olsa da, çalışan adam nasıl aylakçı olur, diye çok düşünmüşümdür. (Çalışmak ile meşguliyet konuları ayrıca tartışılmalıdır.)

Çalıştığım bütün işlerde, o işi yaptığım sırada çok severek yaptım. Tat almadığımı anladığım anlarda hemen o işi bırakarak başka uğraşa yöneldim. İstemediğim, sevmediğim, hoşlanmadığım işlere hiç mi hiç kafa yormadım. Henüz yedi yaşındayken, amcamın terzi dükkanında ayakçı olarak çalıştım. Bir yıl sonra okul tatilinde bir kahvede çıraklık sıraya girdi. Babamın inşaatlarında, İstiklal Caddesinde yıllarca kapalı kalan Markiz pastahanesinin mutfağında yamaklık, Kapalıçarşı’da tezgahtarlık, tiyatrolarda oyunculuk vs. sürdü gitti yaşam… Askerlik dönüşü bir de Denizyollarında telsiz zabitliğim de oldu.

Sonra F. Almanya’ya göç…

Yolculuk Almanya’ya…

Ne yapacağını bilmeyen ben, o sıralarda gazeteciliğe soyundum. Türk veya Alman günlük gazetelerine fotograf/yazı yetiştirmeye çalıştım. Sonra bir sosyal danışmanlık dönemim de var. Şimdi ise Alman Sendikalar Birliğinde (DGB) bölge sekreteri olarak çalışmaktayım. (Beni kimse bu işimle tanımaz.)

Ama fotograf hayatımdan hiç eksilmedi. Tam tersine, fotograf düşünmediğim, fotografa bakmadığım gün hastaymışım gibi gelir bana…

Bir de bu “profesyonel misiniz?” sorusuna çok bozulurum. Ancak, ne zaman profesyonel olunur? diye düşünmekten alamam kendimi. Örneğin: bir ressam ne zaman profesyonelleşir? Yanıt verilemez. Ama sorunun altında yatan düşünce çok basit. “Bu işten para kazanıyor musun?” Ve para kazanılıyorsa “profesyonel”, kazanılmıyorsa “amatör” olursun. Bu tavır yalnızca ülkemize ait değil, insanların çoğu böyle düşünüyor. Halbuki, ülkemizde öyle ustalar var ki, yaptıkları evler mimarların yaptıklarından daha sağlam… hiçbir akademiye gitmemiş, o kadar çok iyi ressam veya heykeltıraş var ki…

Daha önce de söylediğim gibi, yaptığım işi severek yapıyor, sevmediğim zamanlar ise, bir daha ilgilenmemek üzere terk ediyorum. Bence profesyonel olmanın ilk koşulu yapılan işin, severek, istenilerek yapılmasıdır!

Sergilerimin açılış günlerinde, hangi fotograf makinesiyle çalışıyorsun sorusu o kadar sık soruldu ki, sıkılmaya başladım. Yanıtım, Nikon, Hasselblad, Leica olduğunda, gülücükler saçarak, “Tabi bu makineler bende de olsa, bende çekerim!” gibi tavırlar gerçekten sıkıcı oluyor. İyi fotografın yolunun, pahalı makinelerden geçtiği sayılıyor. Benim deneylerim ise, kameranın arkasında duran kişinin fotografı oluşturduğu, makinelerin değil. Bu tip pahalı makineleri kullanmanın tek nedeni, bozulma durumunun çok az düzeyde olmasıdır. Bizim gibi, çok çekim yapanlar için, az bozulan aygıtlar gerekiyor. Çoğunluk fotografçının yukarıda saydığım marka aygıtları kullanmasının nedeni budur! Gerisi palavra…

Fotograf, kendisiyle birlikte bir çok sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Bu nedenle fotograflarla, fotografını çektiğimiz kişiler ile namuslu ilişkiler içerisinde olmalıyız. Herhangi bir olay için fotografımızı, fotografladığımız kişiyi güç durumda bırakmamalıyız. Ben bu sorumluluğumu hep ön planda tuttum. Elimde bulunan bir çok negatifi, benden başka, eşim ve çocuklarım dahil kimse görmedi.

Kişinin özgün haklarına saygı en önemli tavır olmalıdır. Bu nedenledir ki, F. Almanya’da portre çekmeme karşın, fotografı çekilen kişiler tarafından şikayet almayan, mahkemeye verilmeyen, henüz hiçbir ceza yemeyen portre fotografçısı olma sıfatını sürdürüyorum.

Çekmiş olduğum bazı fotograflardan, kimsenin aklına gelemeyecek kadar çok gelir sağlamam hiç de zor değildi. Bugün bu fotrografların belki hiçbir değeri kalmadı. Gene de göstermemekte direniyorum.

Öte yandan fotograf seyircisini, düşündürmeli, veya onu sevindirmelidir, diye düşünüyorum. Bugün bile bazı fotograflara (benim olsun olmasın) hâlâ severek bakıyorum. Her bakışımda onlardan bir şeyler öğreniyorum. Bazı fotografları çektiğim için çok mutluyum. Sonsuz haz duyuyorum. Mutlu olmadığım durum ise, herhangi bir müzik aleti çalamadığımdır. Geriye dönük düşündüğümde de bir müzik aleti çalmak için bir çaba sarf etmediğimi saptıyorum. Bir zamanlar bir klarnet satın alıp, kendi kendime öğrenme girişimlerim olduysa da, başarılı bir girişim olmadı. Şimdi ise evin bir köşesinde paslanmaya yüz tutmuş, bir süs eşyası gibi duruyor… belki bu nedenle kızım Tanja Eylem’i ve oğlum Jens Can’ı daha üç yaşlarındayken konservatuara gönderdim. Tanja Eylem daha başarılıydı. Üç yıllık ana kurslardan sonra, öğretmenleri piyano öğrenmesini salık verdiler. Hemen bir piyano kiralandı. Daha sonra bir piyano da satın alındı. Aniden kızcağız, artık piyano ile uğraşmayacağına karar verdi. Çok hüzünlendim… Can’ın müzik uğraşı ise hâlâ sürüyor: Hip-Hop.

“Serbest“ Gazetecilik

Bir dönem sonra karanlık oda işler hale geldi. Minik konutumuzun misafir tuvaletinde filmlerimi banyo edebiliyor, minik ebatta fotograf baskısı yapabiliyordum. Daha sonraları, çeşitli büyüklüklerde, çeşitli adreslerde atölyeler kiralayıp, şu veya bu nedenle çıkmak zorunda kalmıştım.

Almanya ikametimin ilk günlerinde, o yıllarda sadece ana tren istasyonlarının büfelerinde satılan Türkçe gazeteleri okuyordum. Aralarından bir tanesi, bölge muhabirleri arıyordu. Dilekçemi verdim ve kısa bir süre sonra işe alındım. “Serbest” olarak parça başı çalışmaya başladım. Hayatımda ilk kez yaptığım bu işe ısınmıştım. gece gündüz koşturuyor, F. Almanya’da çalışıp-yaşayan Türk işçilerinin yaşamlarından haberler üretiyordum.

Günün birinde bu işten atıldım. Sebep çok basitti: Yazı Kurulu F. Almanya’da çekmiş olduğum bir fotografın altına Hollanda’dan bir haber yerleştirmişti. Bu bir yanıltmacaydı, benim için. Yalan bir haberin altına imza atabilmem olanaksızdı. Bu fikrimi yazı kurulu şefime bildirdim. Kısa ve öz yanıtı: “Kartını masanın üstüne bırak. İşten atıldın!” oldu.

Kızgınlık, üzgünlük karışımı duygularla oradan ayrıldım. Bu türden kişilerle ilişkiye kendim sebeb olduğum için çok üzüldüm. Annemin bir sözü kulaklarımda çınladı: “Aptal insanlarla ilişki kuran insanın, akıllı olma şansı yoktur!”

Sonraları Alman basınından da fotograflarıma ilgi duyulmaya başladı. TV’lere haber fotografları ürettim. Bu fotograflar Almanların ilgisini çekmeye başlamıştı. Nedenini daha sonra öğrenecektim. Hemen hemen yirmi yıldır burada çalışıp-yaşayan Türklerle güncel ilişkiler, çalışma yaşamının dışına çıkmamıştı. Benim fotograflarımda, onların nasıl yaşadıklarını, serbest zamanlarında neler yaptıklarını görebiliyordular.

Sergiler

Daha sonra UNICEF Almanya bürosu için minik bir sergi gerçekleşti. 1979 yılının çocuk yılı olması nedeniyle, çocuk fotograflarından oluşan bir sergi gerçekleştirdim. Aynı yıl o zamanlar Türkiye’de yayımlanan “Politika” gazetesinin “Onur ödülü” verildi. Daha sonra fotograflarım bir çok ödüle layık görüldüler. (Bu ödüllerden bir şey anlayamadığım için, artık katılmama kararı aldım.)

Fotograflarıma duyulan şu ya da bu ilgi, bu işi sürdürmeme neden oldu. Arkadaşım Fuat’ın yanısıra bir zamanlar Haus der Geschichte Deutschland Müzesindeçalışan sayın Dr. Brehm’i de burada anmak zorundayım. Bu müze inşaat halindeydi. Açılışı hazırlanıyordu. F. Almanya’nın tarihini yansıtması düşünülen bu müzede bir de “Yabancılar Bölümü” hazırlanıyordu. Dr. Brehm adımı bir tanıdığımdan almış. Randevulaştık. Günün birinde müze için fotograf satın almak üzere çıkıp geldi. Ben ümitsizdim. Yirmi yıl yan yana yaşayıp, komşusunun nasıl yaşadığını benim fotograflarımdan tanıyan, öğrenen insanlara rastladıkça, umutsuzluğum artıyordu. Ayrıca büyük fotograf ajanslarının yanında benden fotograf seçilebileceğini çıkarsayamıyordum.

Dr. Brehm benim fotograf tarzımı tuttu. Umduğumdan daha seri bir kararla müze arşivi için yirmi fotograf satın aldı. “Artık fotografı bıraksam mi?” diye düşündüğüm bir zamanda böylesi bir ilgi ile tekrar yaptığım işten umutlanmaya başladım. Burada kendisine teşekkür etmek istiyorum.

Aynı zamanda Eckart Jonalik isimli bir fotografçı arkadaşa da teşekkür etmek zorundayım. Fotograflarıma dönük açık seçik eleştirilerinden yararlandım. 1986 yılında kendisinin de organizatörlerinden olduğu “Ruhr Havzasında 24 Saat”projesine davet edildim. Dünyanın her tarafından fotografçılar bir günlüğüne davet edilerek, 24 saat bir konuyu çekmeleri için örgütlendi. Türkiye’den kendisine bu projede çalışabilecek bir dizi fotografçı önerdiysem de kabul ettiremedim. Sebebini de öğrenemedim. Bir çok ünlü fotografçının arasında ülkemizden de büyük bir ustanın davet edilmesi gerekirdi diye düşünüyordum. Ara Güler’i önerdim. Elimde bulunan minik katalogunu gösterdim. Eckart, fotograflara baktı. Yorum yapmadı. Proje yöneticilerinin benim katılmamda karar aldıklarını bildirdi. Dünyanın ünlü fotografçıları ile aynı projede, aynı koşullar altında çalışmaktan onurlanmadım desem, yalan olur. Eckart, bu projenin beni fotografta “yüksek yerlere” getireceğini söylüyordu. Şimdiye dek bir şey getirdiğini saptayamadım. O yüksek yerler nereler ki?

Bu proje içinde minik bir anekdot: Proje bitmişti. Büyük boyutta bir de katalog yayınlanmıştı. Sergisi iki yıl süre ile Avrupa Birliği’nin önemli kentlerini dolaşmıştı.

Bu projede çalışan bütün fotografçıların özyaşamları da, fotograflarıyla birlikte kitabın sonuna basılmıştı. Be- nim özyaşamında doğum yeri olarak ’Ankara’ yazılıydı. Proje sorumlularından Michael’e telefon ederek, doğum yerimin yanlış yazıldığını söylediğimde, kendinden emin bir edayla: “Sorun değil Ankara da Türkiye’de!” diye yanıtlamıştı. Yaptığı ise saygısı mı yoktu?

Yeniden toparlanmak

Yeniden fotografa, kendi fotograflarıma dönmem gerekiyordu. Yaşamı, anları, her gün gözümüzün önünde cereyan eden ama göremediğimiz anları fotograflamak gerekiyordu. Başkalarını da bu duygulara ortak edebileceğim çekimler yapmak gerekiyordu. Kılıç-kalkanımı takınmış, yel değirmenlerine karşı savaşa çıkmaya hazırlanıyordum.

  1. Almanya’ya göç etmemle birlikte aniden bir yalnızlık mı başlamıştı? Ya da hep vardı da ben mi kavrayamamıştım?

Geriye dönük düşündüğümde ülkemde yalnız kalabildiğimi anımsayamıyorum. Özellikle tiyatroda çalışırken yalnız kalabilmek imkansız bir durum. Yalnız başına tiyatro ? Olanaksız!

Sanatçı olunmasa da Türkiye’de yalnız kalabilmek, kendini dinleyebilmek olanağı yoktur. Göçle birlikte bazı şeylerin bilincine varmıştım. Özellikle yabancı bir ülkede yaşıyorsanız ve arzu ettiğiniz bir uğraşta başarılı olabilmenizin şans alanı çok daralıyor. Sanat alanında bu durum daha da zorlaşıyor. Mutlu anlara rastlamak, onları yaşamanın sınırları daralıyor. Bu duyguları mutlaka ilk ve son kez ben yaşamadım. Belki de bu duyguları yaşamak için mutlaka Almanya’da yaşamış olmak gerekiyor. Besteci Gustav Mahler’in de böylesi duyguları olmuş; kendisi Yahudi olduğu için, Almanlara göre daha iyi olması gerektiğini düşünmüş… ayrıca yabancı bir ülkede, tanıdıklarının olmadığı bir ülkede, sana yardım edebilecek insanların sayısı da kısıtlı. Başka bir demeyle, açılmayan kapıları tokmaklamak değil söylemek istediğim, tersine hangi kapıyı tokmaklayacağını bilememek bütün sorun.

Eşim hariç Almanya’da kimse beni tiyatro oyuncusu olarak tanımıyordu. Ve O bu alanda çalışmıyordu.

Aramayı, fotografı sürdürdüm. Yayınladım, yayınlattım. Hatta Mainz kenti eski kültür müdürünün benim fotograflarımın “sanat” olmadığını bu nedenle belediyenin galerilerinde sergilenemeyeceğini belirtmesine bile aldırış etmedim. Fotografa devam! İkamet ettiğim Mainz kenti dışında fotograflarım taraftar bulmaya başlayınca, aynı kültür müdürü fikrini değiştirerek, benim fotograflarımı sergilemeye başladı. Günümüzde artık benim teklif etmeme de gerek kalmadı. Onlar bana sergilenecek işim olup-olmadığını sormaya başladılar. Bugün, belki de o zaman gösterdiğim fotografların henüz “olgunlaşmadığını” düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında haklı bir eleştiriymiş diye de düşünebilirim.

Geriye dönük bir kez daha düşündüğümde, içinde bulunduğum sanat çevresinde yaşamını sanatıyla sürdüren çok az birey vardı. Başka bir demeyle, yaşamını sanatından kazanarak sürdürenleri tanıyamadım. Hâlâ, yeni tanıdığım sanatçılar arasında da sanatıyla geçinebilene rastlayamıyorum. Kısaca: Biz bu toplumun başarısız sanatçılarıyız! diye düşünüyorum.

“Eksik Günce“

Yirmi yılı aşkın bir süre sonra bazı fotograflarıma baktığımda, iyi ya da kötü bir dizi anılarımı tazeliyorum. Bazı resimlere dönük anılarım hâlâ bugünkü kadar taze, bazıları ise çok silik. Hiçbir şey anımsayamıyorum.

Fotograflarımı anılarımla birleştirmeyi düşünüyorum. Bazı fotograflar hakkında notlar almışım. Çoğunluğunda, çekildiği tarih ve yer hariç, hiçbir not yok. Keşke bir günce tutma alışkanlığım olsaydı…

Politik olayları, örneğin: elli yaşını aşmama karşın, bu kısa yaşamda üçüncü kez askeri cuntanın idareye el koyması vs., bilinçli olarak dışlıyorum. Sebebi açık: benim politik uğraşım yirmi yedi yaşında başladı ve otuz yaşımda son buldu. Sanırım, sonsuz şüpheler içindeydim… Benim yaşımdaki insanların politik benliklerini geliştirmeleri için belki de ortam uygun değildi. Ama ürünlerime politik olarak bakılır. Sanatçı ürünleri ile değerlendirilmeli, ait olduğu gurup sorun edilmemeli…

Yıllarca uğraş sonucu, bir dizi fotograf oluştu, ki bunlar kanımca içinde yaşadığımız Almanya’nın “sosyal tarihinden birer parça” olarak düşünülmelidir. Bilindiği gibi, amacı ne olursa olsun çekilen her fotograf bir anı, bir tarihi saptamış oluyor.

Zaten kendi fotograflarımın, herhangi bir ideolojinin politik ürünleri olduğuna inanmıyorum. Bu fotograflar içinde yaşadığım dönemde çekilmiş bir tarihi, “Misafir İşçilerin” tarihinden bir kesiti oluşturuyor. Buraya gelmelerinin nedenlerini fotografa sığdırabilmek güç…

Fotografın tespit ettiği kısa, bir anlık bakış, belki fotograflanan kişiyi anlamaya atılan ilk adımı oluşturabilir. Ve böylesi anlayışlı insanlarla karşılaşırsam çok mutlu olacağım.

Ben bu düşüncelerimi yazıya dökmeye çalışırken, dışarıda hava durumu sürekli değişiyor. Biraz sıcak, biraz soğuk arası… dengesiz bir durum. Işık ta dengesiz. Fotograf çekmeye bile özendirmiyor… Ve yaşam sürüyor… önümüzdeki günler, yıllar da yaşamımızdan fotograf(lar) eksilmeyecek…

Ve daha hangi hikayeleri yasayacağız, bilemem…

Mehmet Ünal

(Ağustos 1998 – Kasım 1999 tarihlerinde yazılan bu yazı Nisan 2006’da tekrar gözden geçirilerek bu hale getirilmiştir. Son olarak Mart 2019 tarihinde düzeltilmiştir.)

* Sayın Ünal, fotoğraf sözcüğündeki yumuşak “ğ” harfini özellikle kullanmamıştır.

Sayfadaki tüm fotoğraf çalışmaları Mehmet Ünal’ın kendı sitesinden alınmıştır.

Fotografın Teknolojisi

“Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın!“

Başka bir ortamda da kerelerce tartıştığımı anımsıyorum: Günümüzde fotograf teknolojisi cephesindeki gelişmeler(in)

1880 yılları ve sonrasında gelişen fotograf teknolojisi ile hiç bir farkı olmadığını düşünüyorum!

Foto endüstrisi, bu konudaki gelişmeleri her zaman dengelemiş

ve kendi çıkarları doğrultusunda  yönlendirmiştir.

Eastman’ın geliştirdiği ve piyasaya sürdüğü aparatlar (kendi reklam sloganlarıyla) amatör fotografçılığın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. “Günümüzde fotograf üç el hareketine indirgenmiştir.“ diye yazar  George Eastman 1888 yılında piyasaya sürdüğü Kodak-Kamera’nın kullanma kılavuzuna:

Kodak Makine ile birlikte verilen kullanma kılavuzu.

>>1) İpliği çekeceksiniz. 2) Film çevirme kolunu çevireceksiniz. 

3) Deklanşöre basacaksınız…. Böylece on dakikada, ortalama zekalı her insan, kolayca güzel fotograflar çekebilmesini öğrenebilir…<<[1]

Fotograflar çekildikten sonra makineler, fabrikasına gönderiliyor; orada filmler banyo edilip, fotograflar basılıyor ve makinenin içerisine yeni film takıldıktan sonra tüketiciye gönderiliyordu. Bu aletlerden önce de “kolay kullanılabilen“ aparatlar üretilmişti. Leon Warnerke, 1875 yılında ürettiği kamerayı tanıtırken şöyle yazıyordu: “Modern fotograf makinesi çetrefilli el hareketlerine son vermiştir.“ [2]Modern Fotografçı, “fazla çaba harcamadan iyi bir fotograf çekebilecektir.“1880 yılından sonra piyasaya sürülen fotograf makineleri, bu talebi karşılıyordu. Fazla bilgiye gerek olmadan, ve hafiflikleriyle herkesin kullanabileceği tarzda üretilmişlerdi.

Teknik gelişmelere olan ilgi öylesine yaygınlaşmış ki, Emile Zola, vb., zamanın ünlüleri de fotografa büyük ilgi göstermişler.

BUGÜN

Günümüzdeki gelişmelere göz attığımızda ise, insanların fotografa karşı duygularının/yaklaşımlarının 1890’lı yıllardan pek farklı olmadığını söyleyebiliriz. Dijital aparatların, cep telefonlarının “kitlesel“ duruma gelmesinin payı içinde bulunduğumuz teknik gelişmelerden fazlasıyla payını almaktadır. Üretici firmalar, ürünlerini satmak için kullandıkları reklam dili 19’uncu yüzyıldan farklı değildir. Artık, herkes fotograf çekebilmektedir. Herkes birbirine akıllı telefonları ile çektikleri fotografları göstermektedir.    Tüm bunlar yapılırken, web düzeyinde farklı sitelerde “akıllı telefonla nasıl fotograf çekilebileği“ hakkında sayısız tavsiye sayfalarına rastlamaktayız.

Cep telefonları ile çekilmiş olan fotograflar, muhabbete çerez/meze yapılmaktadır. Hatta fotograf kameraları ile karşılaştırmalı örnekler veren sayfalara rastlamak artık “olağanüstü bir durum“ olmaktan çıkmıştır.

Neden böyle olmaktadır? 

Firmalar, tüketiciyi istedikleri hedefe doğru yöneltirler. Bunun başlıca amacı: KAR! Daha fazla kar etmektir. Tüketimi kendi çıkarları doğrultusuna yönlendirebilmek için başvurdukları araç ise reklamdır.

  1. uncu yüzyılda Kodak’ın “Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın!“ sloganı zeki bir söylemdir.

“Dünyayı keşfetmenin yeni bir yolu.“Günümüzden bir firmanın sloganı,

(Kodak reklamı kadar başarılı olmasa bile) yaklaşım (içerik) açısından; hedeflenen kitle açısından tıpatıpdır, diyebiliriz. (Bu içerikte reklam metinleri, reklamı yapılan tüm tüketim malzemeleri için geçerlidir.)

Yazarlarımızdan Hulki Aktunç yıllarca reklamcılık yapmıştır. Reklam hakkında: “Bir ürün ya da hizmet için vaat ettiğiniz şey DOĞRU olmalı.“ [3]der.

“Bu akıllı telefon ile en iyi fotograf çekersiniz“diye bir slogan üretilmiş olsa,

bu söylem mutlaka yanlış değildir.

Akıllı telefonlar sıkça kullanılmaya, hemen hemen herkes tarafından kullanılmaya başlamasından bu yana, bizim anladığımız geleneksel fotoğrafçılık kavramı da tersyüz oldu. Üstüne üstlük fotograf paylaşım alanlarını da arttırdı. Mobil aletler nedeniyle fotografçılık kavramı ciddi bir farklılığa uğradı. Bu kez firmalar satışlarını arttırmak için, yaklaşık şöyle bir tavır aldı: “Cep telefonunuz ile çektiğiniz fotografların kalitesini değiştirmek için tavsiyeler.“[4]Bu tavsiyeler, diyelim ki tüketiciye yardımcı oldular. Ancak hedeflerinin, kendi cirolarını arttırmak olduğunu hâlâ saklamaktadırlar. İşte, “DOĞRU“ söylemlerinin tersine, “YANLIŞ“ daha doğrusu “YALAN“ burada başlamaktadır. Bu nedenle 130 yıl öncesi ile günümüz arasında bir fark göremeyiz. 

Cep telefonu ile fotograf çekilir ya da çekilmez tartışması bu yazının içeriğini kapsamaz!

Şubat 2018

[1]Helmut Gernsheim, Geschichte der Photographie. Frankfurt/Main 1983

[2]Helmut Gernsheim ….

[3]Hulki Aktunç, Yoldaşım 40 Yıl. Söyleşi: Rıza Kıraç. YKY 2014

[4]Bu ve buna yakın öneriler, sadece cep telefonu üreten firmalar tarafından değil, aynı zamanda, fotografçı olsun olmasın, yazı yazabilen her birey tarafından yapılmaktadır. “Google Amca” da milyonlarca bulunabiliyor.

Belgesel Fotoğrafçılık

(En kısa yazılmış biçimiyle)

Aslında çekilen her fotograf bir belgedir. Kullanıldığı amaca göre (vesikalık, aile, polis fotografları, vb.) geçerliliği de o çerçeve içerisinde kalır.
Biz bu yazı ile “aspirin gibi bilgi vermek“ten kaçınmak istiyoruz. Ayrıca, şu yöntem ya da teknik ile “belgesel fotografa ulaşacağız“ söyleminin anlamsız olduğunu başlarken söylemeden geçemeyiz.
Belgesel fotograf, çevremize, yaşadığımız dünyaya, insanlara ve olaylara karşı duruşumuzun ne kadar ilgi duyduğumuzun ve bunu yaparken de fotografa sınırsız bir ilgi duymamızla ete-kemiğe bürünür. İçinde yaşadığımız belde ve çevredeki güncel durumu belgelemek, kamuoyu oluşturmak, bu belgeleri  kendimizden sonraki nesillere ulaştırmak, neredeyse “belgesel fotografın görevidir.“ Bir başka söylemeyle: Belgesel fotograf “sosyal tarihtir.“ Aynı zamanda kişinin kendisini, duruşunu, duygularını yeniden betimlemesi-tanımlaması ile eş anlamdadır.
Belgesel fotograf ile ilgilenirken, sadece ilgimizi çeken konulara yöneltilen sorularımıza yanıt vermek, algılamalarımızı gözden geçirmek yeterli olmaz. Aynı zamanda fotograf mecrasındaki gelişmeleri de izlemeli, onu da sorgulamalıyız. Bu konuda yerküremizdeki akımların, gelişmelerin ve gerilemelerin yakın takipçisi olmalıyız.Algıladıklarımız ile fotograf arasındaki ilişkiyi nasıl kuracağımıza kafa yormalıyız. Düşündüklerimizle, gördüklerimizin ilişkisini ortaya çıkartabilmeliyiz. İçeriği, biçimi ve sunuşu hakkında düşünmeliyiz.
Belgesel fotografın hedefi, çekilen konu ile yaşadığımız dönemin ilişkilerini ortaya çıkartmak, onları görünür hale getirmek; izleyicisinin algılayabilmesi kolaylaştırmak için gerekirse topladığımız bilgiyi, çektiğimiz fotografları en aza indirgeyebilmeliyiz.
Yüksek resimsel kalitenin yanısıra, kendi “özel anlatım dilimizi“ destekleyen fotograf serisi geliştirebilmenin, olmazsa olmaz şartı, uğraş verilen bu mecranın tarihini ve güncel gelişmeleri, fotografın teorisinden, felsefesinden, fotograf konusunda az ya da çok tanınan görüşleri-duruşları öğrenmekten feragat edemeyiz…

Nisan 2015 / Şubat 2018

Foto-Jurnalizmde Manipülasyon ve Etik Sorunu.

“Sahte bir fotoğraf (rötuşlanmış ya da üzerinde oynanmış, altyazısı doğru olmayan bir fotoğraf) ise gerçekliği çarpıtır.“ 

Susan Sonntag (Fotoğraf Üzerine, Agora Kitaplığı, 2008)

(Ortalarında olanı tanımıyorum. Bir çok başka fotografta yoktur. Silinmiştir.)

Yıllardır “Fotografta Manipülasyon“ konusunda yazmak istemiştim. Tek başına bir kitap olsun düşüncesiyle “Yaşamın Aynası:FOTOGRAF“ kitabıma bu konuda bir yazı yazmaktan vazgeçmiştim…

Geçenlerde Worldpresphoto’da ödül kazanan bir foto-muhabirinin ödülünün geri alındığı haberini okudum. Fotografçısı çekildiği kentin adını bile doğru vermemiş… daha sonra bu Almanya’nın SPIEGEL Dergisinde yayınlanan bu haberi Facebook sayfamda paylaşmıştım. Yandaş ve karşıt yazanlar oldu. Hatta, “…sanatçı neyi sergilemek istiyorsa kendince onu anlatan kişi değilmi. Saygı duymak lazım.“ Yorumu bile yazıldı. Bunu yazanın dikkatsizliği, “Fotograf Sanatçısı ile Foto-Muhabiri“ birbirine karıştırmasıdır. Worldpresphoto Yarışmasına foto-muhabirler katılabilirler…

Ben böyle düşünedurayım, o sıralar türkiye’de olan Lorenza Bravetta’nın Milliyet gazetesinde yayınlanan şu açıklamasını okudum: Foto muhabirliğin annesi olan Magnum gibi bir ajansı yönetmiş biri olarak söyleyebilirim ki, bir fotoğrafın manipüle edilmesinden ziyade, izleyicilerin fotoğrafın manipüle edilmiş olmasını bilmesi daha sakıncalı. Benim için asıl sorun orada.“

*1 Milliyet Gazetesi Haberi

Bu açıklamaları okumak çok acıklı… hem de “Magnum“dan birinin… kuranların kemikleri sızlayacak…

Paylaştığım cümle şöyleydi:

“Fotograf Manipilasyonu dur durak bilmiyor… bu arkadaşların tavırları meslek adına utanç verici…“

Manipülasyon nedir?

Tartışmaya katılan bir başka arkadaşın açıklaması, benim düşüncelerime çok yakın: “Asıl gerçeği maskeleyerek, gerçek olmayan herhangi bir şeyi gerçeğin ta kendisiymiş gibi sunma eylemidir. Bir başka anlatımla, yuttur kaydır, yüzüne gül, altını oy, ketenpereye getir, çukura düşür yöntemidir.“

Son zamanlarda ortaya çıkartılan manipülasyonlar anlatılırken bu tavır dilimizde “hileli fotograf“ olarak da tanımlanıyor.

TDK sözlüğünde ise “Seçme, ekleme ve çıkarma yoluyla bilgileri değiştirme“olarak açıklanmıştır.

(*2) TDK-Sözlüğü

Benim bildiğim yabancı dillerde de aynı anlama gelir. Zaten bu kelime dilimize yabancı dillerden alınmıştır. Kısacası, gerçeği saptırmak olarak açıklayabiliriz.

Manipülasyon yalancılıktır. „Yalanların bacakları kısadır“ şekline Türkçe‚ye çevrilebilecek, Almanca bir deyiş vardır. Anlam olarak Türkçe karşılığı “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar“dır.

Manipülasyon, varolan bir fotografın içeriğini değiştirmek, kes, çıkar, ilave et, eksilt-çoğalt, bilgiyi saptır; sahte niyetleri vurgulamak için,  kasıtlı olarak fotografı değiştirmekle ile ilişkilidir.

Uygulamada sıkça rastlanan metodları şöyle sıralayabiliriz:

–       Orijinal görüntüde bulunan bazı kişi ya da cisimlerin çıkartılması;

–       Farklı bilgi(ler) eklemek. Önemli tarihsel fotograflarda, çekim anında orada bulunmayan kişilerin eklenmesi;

–       Fotomontaj. Bir kaç ayrı fotograftan tek fotograf üretmek. (Ancak, yapılan bu işlem “Bu bir fotomontajdır“ diye belirtilirse, konumuz dışında kalır. Sorun olarak ortaya çıkması belirtilmediği içindir. Orijinalmiş gibi sunulmasıdır.)

–       Farklı kadrajlayarak, farklı öykü yaratmak;

–       Verilen yazılı bilgilerin doğru olmaması; yanlış bilgilendirilerek, izleyicisini yanlış bilgilerle yanlışa yöne sürüklemek;

–       Sahnelenelerek çekilen fotograflar. Fotomontajda olduğu gibi belirtilirse sorun olmaz. Bu tarz kendilerini “sanatçı“ olarak tanımlayanlar tarafından sıkça yapılmaktadır. Jeff Wall’i örnek verebilirim.

–       Çekilen fotografların bazı bölümlerinin silenmesi/kazınması;

–       Fotograflara başka fotograflardan ekler yapılması.

Örnekleri çoğaltabiliriz…

Manipülasyon nerede ve nasıl başlıyor?

Analog fotograf zamanında da fotograflar manipüle ediliyorlardı. En basitinden, stüdyo fotografçıları bu olanağı sıkça kullanıyorlardı. Basit bir örnek vermek istiyorum: 1960’lı yıllarda Yeşilçam Aktrislerinin çoğunun yanaklarında “ben“ denilen kara bir leke vardı. (Belgin Doruk, Türkan Şoray, vb.) O yıllarda, bayanlar karakalemlerle suratlarına ben iliştirirlerdi. Fotograf çektirdiklerinde ise bu işi, stüdyolarda fotografı rötüş yapanlar üstleniyorlardı. O zamanlar belli düzeyde bir beceri gerektiren bu işlem günümüzde Photoshop kullanan herkes tarafında daha kolayca yapılabiliyor… Sivilceli yüzler, Hollywood ve/veya krem/parfüm reklamlarındaki kadın ya da erkeklerin suratları gibi “tertemiz“ yapılıyor…

Politik tarihe bir göz atarsak, özellikle politikacıların fotograflarında rötüş işlemine çok rastlanır. En çok da seçim zamanında, tüm politikacılar “güzel-yakışıklı“ gösterilmek istenir. Hangi ülkede olursa olsun, tüm seçim afişleri birbirlerine benzer.

Lenin bir mitingde konuşurken, Troçki merdivendedir. Sağdaki fotografın merdiven basamakları boşaltılmıştır. 1900’lü yılların başında “başarılı bir manipülasyon“ olarak tarihe geçmiştir. Fotograf, Moskova Swerdlow Meydanında 5. Mai 1920 günü çekimiş. Stalin erki ele geçirdikten sonra Troçki ve yanında duran Kamanew silinmiştir.

Bir başka örnek:

Soldaki fotografta, sağdan ikinci Goebels bulunmaktadır. Sağdaki fotografta ise yokedilmiştir. (Nedeni hakkında bir bilgi bulunmamaktadır.

Bu fotografların çekildikleri yıllar bile uyuşmuyor. John Kerry 1971. Jane Fonda 1972. John Kerry bu fotografı 2004 yılında başkan adaylığı sırasında propagabda amaçlı kullanmıştır.

Ülkemizde de bu tip  girişimler sözkonusu: Fotografına ulaşamadım ama haberine ulaştım. Olayı Hürriyet Gazetesi, DHA Muhabiri Ertan Korkmaz’ın “Miting alanına photoshop ayarı“ başlıklıhaberini 8 Mart 2009 tarihinde yayınladı.

AKP Manisa İl Başkanlığı’nın, MHP’nin mitingine katılımın az olduğu iddiasıyla yaptığı basın açıklamasında sunduğu, kendi mitinglerindeki kalabalığı gösteren fotoğraflar şaşkınlık yarattı. Dağıtılan 4 gün önceki AKP mitinginin fotoğrafında, bilgisayarda photoshop programında klonlama tekniğiyle insanların çoğaltıldığı ortaya çıktı.“

*3 Hürriyet Gazetesi Haberi

Bir başka örnek Taraf Gazetesi üzerine. Milliyet.com.tr sitesinde 4 Eylül 2009 tarihinde yayımlanmış. Bu haberde fotografını da görebiliyoruz.

Haberin başlığı: Taraf bikiniyi yok etti!

O zamanlar gazetenin genel yayın yönetmeni olan Ahmet Altan olayı şöyle anlatmış: „Sayfa sekreteri Ramazan diye bu tercihi yapmış. Hatalıyız ya o fotoğrafı kullanmamamız ya da kullanacaksak olduğu gibi kullanmamız gerekirdi.“

*4 Milliyet Gazetesi haberi

  1. Altan bu açıklaması ile sorumluluğu üstlenmek istememiş…ki yazı kurullarının, yayın yönetmenlerinin de “yalan söylememek“, fotografçının olduğu kadar görevleri olduğuna inanıyorum. Meslek açısından bu „hile“nin fotografçısı tarafından yapılmamasını öğrenmek güzel bir duygu…

Almanya’nın Bonn kentinde bulunan HdG-Haus der Geschichte / Almanya Tarih Müzesi diye çevirebiliriz 27 Kasım 1998 – 28 Şubat 1999 tarihleri arasında “Bilder, die Lügen“ –Yalan Söyleyen Fotograflar- isimli bir sergi yapmıştı. Bu sergiden bazı fotografları web sayfasından izleyebilirsiniz.

*4 Haus der Geschichte

(Bu sergi daha sonra Almanya ve İsviçre’nin başka kentlerini de dolaşmıştır.)

Sosyal Medyayanın kaynaklarına inanırsak son bir manipülasyondan Paris’teki “Hebdo Gösterisinde“ devlet başkanları, milyonlar ile birlikte yürümediler.

Fotograf bir:

Fotograf iki:

İngiliz “The Independent“ ve Fransız “Le Monde“ gazeteleri bu fotografın, gösterinin yapıldığı caddeye yakın başka bir caddede çekildiğinin haberini verdiler.

Tekrar etmek pahasına da olsa söylemeden geçmek istemiyorum. 1990’lı yıllardan beri varolan dijital teknik ile Manipülasyon daha kolaylaşmış, daha hızlanmış ve daha olgunlaşmıştır. Fotograf kullanım alanlarının da fazlalaşması bu sorunun çok boyutlu ve neredeyse içinden çıkılmaz bir duruma sokmuştur. Dolayısı ile, üzerinde teknik çalışılmış bir fotograf ile işlenmiş bir fotografın arasındaki mesafe daralmıştır…

Aslında fotograf çekilmesinden yayınlanmasına dek bir dizi subjektif kararlar sözkonusu olmasına karşın (kadraj, detay, vb.), fotograf bir anlamda “gerçeğin garantisi“ olarak algılanmaktadır. Özellikle basın fotografında, altyazı da eklenerek, fotografın söylemek istediği yönlendirilebiliyor… Ve basın tarihinde, istenilen yönde fotografların kullanıldığına sıkça rastlanır… Ancak, gerek TV, gerekse reklam sektöründe fotografta manipülasyon günlük yaşama girmiştir. Ancak, basında yapılan manipülasyon girişimleri üzerine herhangibir istatistik bulamıyoruz…

Son zamanlara dek, yerküremizde fotograflara yapılan manipülasyonlardan redaksiyonlar sorumlu tutuluyordu. Günümüzde ise daha çok bu suçlama fotografçıları hedef alıyor. Photoshop gibi ortamlarda fotografçılar, fotograflarını kendileri düzeltmek ve en seri bir biçimde redaksiyonlara yetiştirmek zorundalar. “Time is Money“ düşüncesinden yola çıkarsak,  aslında içinde bulundukları stres durumunda manipülasyonun M’sini bile akıllarına bile getirememeleri gerek…

Bir fotograf üzerinde nasıl/ne kadar çalışılmalıdır?

Fotograf manipülasyonunun yeni bir olay olmadığını söylemiştik. Analog zamanlarda da bu konu zaman zaman tartışılmış, yapılmaması ve/veya yapıldığında da “fotografın altında yazı ile belirtilmesi“ gibi kararlar alınmıştır. (Ülkemizde basın ajansları, diğer kuruluşlar nasıl karar aldılar, bilemiyorum.) Örneğin AP – Associated Press- ajansının tüzüğünde fotografın, aslının değiştirilmemesi veya manipüle edilmemesi gereklidir, yazdığını haberlerde okumuştum. Yakından takip etmek, üyesi olduğum “Alman Gezeteciler Birliği“nden üye gönderdiğimiz, “Alman Basın Konseyi“ ise 2005 yılında aldığı bir karar ile, “Fotomontaj üretilmesi veya fotograf üzerinde diğer türden değişiklikler, belirgin bir biçimde fotograf alt yazısı ile belirtilmelidir.“ diye tavsiyede bulunmuştu.

Bana göre dijital teknik basın fotografçıları tarafından yoğun olarak kullanılmaya başladığından beri, manipülasyon tartışmaları artmıştır. Dijital ortamda fotografların üzerinde nasıl / ne kadar çalışılacağı hakkında farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Bazı foto-muhabirleri, fotografın üzerinde “Photoshop’ ile çalışırken, eskiden karanlık odada nasıl çalıştıysam, “aydınlık odada“ da o kadar çalışıyorum.“ derlerken, bir başka gurup foto-muhabir ise, “dijitalin bana sunduğu tüm olanakları kullanıyorum“, demektedirler. Bu tavır “sınır nerede“ diye bir soruyu üretiyor. Fotograflar üzerinde çalışmak ve çalısırken manipülasyona ne kadar başvuracağız?  Fotografın içeriğinin değiştirilmesinin sınırları nerededir? “Aldatmaca“nın başladığı sınır nerededir?

Ve buna her foto-muhabir tekbaşına mı karar verecek? Ya da meslek örgütlerinin görüşleri mi gerekiyor? Bu soruları, aktif olarak çalışan foto-muhabirleri ve onların örgütleri düşünmeliler ve fotograf kullanımında değişen ortama göre karar(lar) almalıdırlar, die düşünüyorum…

Ben bu yazıda, basın ve belgesel fotograflar üzerinde yapılan değişikler hakkında kendi öznel görüşlerimi alt alta yazmak istiyorum. Bana göre manipülasyon şu durumlarda sözkonusudur:

–       Bir fotograf üzerinde bulunan kişilerin ve cisimlerin çıkartılması ya da başka insanların/cisimlerin eklenmesi durumunda bu fotograf manipüle edilmiş demektir. Bu durum açıklanmak zorundadır.

–       Ayrı ayrı fotograflardan tek bir görsel elde ediliyorsa, bunun adı da kesinlikle MANİPÜLASYONDUR.

–       Renkleri ile oynanarak, fotografın öyküsü farklılaştırılıyorsa, bu durum da bana göre manipülasyondur.

Photoshopda çalışılan fotografların ışıklarını düzenlemek, kontrastını dengelemek, çizik ve tozlarını yoketmek, dozunda keskinleştirmek basın fortografı için yeterli olmalıdır. Zaten basın için çekilen fotograflar kendilerini anlattıkları öyküleri ile ıspatlamazlar mı? Başka, dış bir müdahaleye gerek var mı?

Zaten yukarıda söylenmek istenen de budur. Teknik tartışma/ müdahalelerden çok öyküyü nasıl anlatabilirim üzerinde yoğunlaşmaktır. Çekilen fotografların içeriğine müdahale ederek, fotografın gerçek öyküsünü saptırıp, izleyicisini ters yönlere sürüklemek etik olarak da doğru değildir.

Bu yazıyı bu kadarı ile, “şimdilik bitti“ düşünürken, Facebook’ta A. Antakyalı bu görsel’i paylaştı: Çalmakla kalmamışlar, aynı zamanda fotografı ters-yüz de etmişler… Çanakkale 1915 harbinden bu tür bir fotograf yoktur.

Rosenthal’ın fotografının telif hakkı nedeniyle burada yayınlamıyorum. Pulitezer Ödülü kazanan bu fotograf hakkında Joe Rosenthal yıllar sonra yaptığı açıklamada, bu fotografı “sahnelemediğini“ açıklamışdı. Robert Capa’nın “İspanyol Milis“ fotografının olduğu gibi, Rosenthal’ın bu fotografı sahnelediği iddia ediliyordu. Fotografın aslını görmek için: http://www.spiegel.de/kultur/gesellschaft/grossbild-432674-687059.html

Bitirirken, gerek izleyici gerekse yıllarca nu alanda çalışmış bir birey olarak, deneylerimi paylaşmak istiyorum:

–       Fotografların inandırıcılığı, fotografçılarının kazandıkları güven kadar geçerlidir. Kişiliklerinin güvenilirliği ile ilgilidir;

–       Fotografların çekildikleri yer, zaman, üzerindekiler hakkında yazılı bilgiler mutlaka verilmelidir. Sosyal Medyada paylaşılsa bile yapılması gereklidir;

–       Resim altı yazılı bilgileri, fotografın üzerindeki olay ile ilişkili olmalıdır;

–       Özellikle belgesel fotografların yazılı bilgileri farklı / üzerindeki olaya, kişiye uymayan bir ilişkide yazılmamalıdır;

–       Manipüle ettiğiniz fotograflarızı “manipüle edilmiştir – ya da “fotomontaj“ gibi, her ne yaptıysanız, mutlaka belirtmelisiniz.

Basın ve belgesel fotografçılıkta Photoshop çalışırken gerçek ile kurgu arasındaki mesafeyi iyi korumak gerekiyor.

*1 Milliyet Gazetesi Haberi:

http://www.milliyet.com.tr/-fotograf-evrensel-bir-dil-gundem-2023738/

*2  TDK-Sözlüğü: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.55056918eb14f6.68889256

*3 Hürriyet Gazetesi Haberi:

 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11162157.asp

*4 Milliyet Gazetesi haberi:

http://www.milliyet.com.tr/taraf-bikiniyi–font-color-navy-boyle-yok-etti—font-/gundem/gundemdetay/04.09.2009/1135531/default.htm

Haus der Geschichte:

http://www.mfk.ch/fileadmin/user_upload/zzz_Dateiliste_alte_Seite/pdfs/Bildung_Vermittlung/Materialien/Ausstellungen/Bdl/Bdl_didakt_Materialien.pdf

– Bu yazının hazırlık aşamasında yardımlarını esirgemeyen fotografçı dostlarım: Abdurrahman Antakyalı, Ahmet Özyurt, Yusuf Darıyerli, Baytekin Kara ve Tahir Ün’e çok teşekkür ederim.

Yararlanılan kaynaklar:

Sontag, Susan (1978): Über Fotografie. Frankfurt am Main.
Stiftung Haus der Geschichte der Bundesrepublik Deutschland (Hrsg.) (1998): X für U. Bilder, die lügen. Bonn.

OKUMA ÖNERİSİ:

– Foto Muhabirliği ve Etik konusunda – Uğur Kavas- “TÜRKİYE’DE BASIN FOTOĞRAFÇILIĞIN GÖRSEL TARİHİ“ kitabının 315’inci sayfasında başlayan makaleyi okumanızı tavsiye ederim. Ayni kitabın 333’üncü sayfasında “dürüst fotoğraf“ için temel değerlerin listesini bulacaksınız. Bu listeyi, abartma pahasına da olsa, bir “manifesto“ gibi de düşünebiliriz.

Uğur Kavas: TÜRKİYE’DE BASIN FOTOĞRAFÇILIĞIN GÖRSEL TARİHİ

  1. Kitap: ISBN 978-975-00357-0-8, yayın yılı: 2008, Ankara
  2. Kitap: ISBN 978-975-00357-1-5, yayın yılı: 2011, Ankara

7th February 2018

Fotografta netlik / keskinlik sorunu

“İyi fotograf net ya da flu olabilir.“  (Thomas Mendelssohn, 1934)

“Balığın Öyküsü“ Serisinden

Bu sayfalarda “fotograf okumaları“ yapalım, önerisi geldiğinde önce sevindim, sonra da düşüncelere daldım… ilk aklıma gelen soru hangi fotograf? Nesnel olabilmeyi becerebilsek bile, fotografı üzerine konuşulan kişi, genellikle “olumlu“ sözler bekliyor, ülkemizde… ve kendi fotografıma aşağıda yazmış olduğum görüş gelince rahatladım. Başlarken kendi fotografım üzerine yazabilmek daha kolay…

Konu başlarken anımsatma:

İlk gözlüğün 1400 yıllarında bulunduğu yazılır. Böylece gerek genç, gerek yaşlı insanların çevrelerini “keskin“ görmelerinin sağlanmıştır. Öte yandan, gazetelerdeki bazı haberlerde ise dünyanın yarısının gözlüğe gereksini olduğu okuruz. Demek ki dünyanın yarısı çevresini flu görüyor…

Bir Alman gazetesinde şöyle bir haber okumuştum:

“Bulanık görüntüler yaşamımıza girdi. Bu tür fotograflara, gerek medyada, gerekse reklam sektöründe sıkça rastlıyoruz. Bunlar hem amatör hem de profesyoneller tarafından üretiliyorlar. Flu fotograflar artık çöp kutusuna atılmıyorlar. Tam tersine onlara özgün sergiler düzenleniyor. Hamburg Sanat Merkezi’nde son otuz yılın flu fotografları segiliyor.“

Peki fotograflarda “fluluk“ nasıl oluşuyor? Bazı fotograflar teknik olanaklar kullanılarak bilinçli bir şekilde üretilirken; diğerleri teknik olanaksızlıklar nedeniyle flu oluyor. Her iki durumda da gördüğümüz görüntüler bizi etkiliyor. Halbuki dijital teknik, “netlik“ sorununu neredeyse ortadan kaldırdı.

Ayrıca, bulanık, net olmayan fotograf 19. Yüzyılda da vardı. Teknik olarak “net fotograf çekebilmek“ için çok çaba harcandı.

Başka bir örnek:

Antonioni’nin 1966 yılında çekmiş olduğu filmi “Blow Up“’ın konusu ise bir fotograftan yola çıkarak, bir dedektif titizliği ile, bir cinayetin çözülenmesine odaklanmaktadır. Hikayeye göre, fotografçı, bir kadının karıştığı veya karışmadığı, cinayetin fotograflarını kaza eseri çekmesi ve bununla birlikte bir gerçeklik sorgusu içine düşmesi hakkındadır.

Fotografı çekilen olay yerinde iki dünya yanyana gelmiştir: Kameranın gözü ve çektiği fotoğrafı agrandisöründe büyüttükçe hayrete düşen fotografçı, gördüğünü netleştirmek istedikçe kendi iç dünyasını keşfetmektedir… Bu şu demektir: Fotografçı dış dünyasını, iç dünyası ile besler. Fotografında bir öykü arar. Başka bir deyişle, kendisini güven içerisinde hissettiği çevresinin tanıdık bir bölümüne net ya da flu bakmaktadır…

“Netlik“ tartışması nasıl başladı?

Herşey bir fotograf seyircisinin bana yazdığı şu cümle ile başladı: “fotoğraf; fotoğraf eğitiminde empoze edilen bütün kurallarla birlikte ve onlara karşı durarak izleyeni -bizi- de altüst ediyor..“

Üstteki fotografa bir bakalım, sonra diğer bir fotografçının, fotografının net olamasının nedenlerini açıklarken kullandığı kelime, “netsiz“  üzerine kafa yoralım.Türkçemizde henüz böyle bir kelime kullanılmıyor. Genellikle “net değil; keskin değil“ deniliyor. Eskiden “flu“ derdik. Ancak bu kelime Fransızcadan dilimize girmiştir. (Nedenini ben de bilmiyorum.) Ortak bir payda oluşturmak için TDK sözlüğüne başvuralım.*1

Sohbetin bu sahfasında “fotograf mutlaka net olmalı mıdır?“ diye bir soru peyda oluyor.

Yanıtım: Evet, olmalıdır!

Peki flu olan, net olmayan bir fotografı arşivden çıkartarak, neden seyirciye sunuyorsun?

Benim için ortaya çıkartılan, seyirciye sunulan fotograf tabii ki net olmalıdır. Ancak fotograf yaşamım süresinde basın ve röportaj tarzında ürünler verdim. Flaş kullanmam. Dolayısı ile, varolan ışık benim başlıca kaynağımdır. (Bu tarz çalışan fotografçılar da böyle düşünürler ve uygularlar.) Fotografın bilinen yasallıklarına uyarım. Ancak, ilk önem verdiğim şey ise “fotografın öyküsüdür.“ Öykümü yakalayınca, diğer yasallıkları ikinci plana devrederim. Yaptığım çalışmalarda, genelde tek tek fotograf yerine seri fotogralar çalıştığım için, yakaladığım “an“ların birbilerini tamamlayan, destekleyen olamasına özen. Bu nedenle tekil olarak bir öyküsü olsa da, serideki diğer fotografların bir parçasıdır. Fotografta öyküde yoğunlaşma vardır. Sert hava koşullarında balık tutmaya çalışan iki kişi. Birinin suratı yarıdan kesilmiş olsa bile, yaptıkları işın öne çıkartılması, öykü açısından önemlidir. Teknik olarak sorunlu gibi gözükse de, fotografın üzerinde bulunan kişilerin kendileriyle ve çevresiyle olan ilişkileri hakkında bilgi yakalamaya çalışılmıştır.

Daha sonra sergi ve kitap hazırlanırken bu fotografı seçmekten vazgeçtim. Yerine, öyküsü daha yoğun olan aşağıdaki fotograf kullanılmıştır.

“Balığın Öyküsü“ Serisinden

Bu tür fotograf çekimini keşfeden ben değilim. Fotografın tarihinde bu tür ürünler oldukça çoktur. Özellikle, basın ve sokak fotografında sıkça rastlarız. Bir kaç örnek vermem gerekiyor: Robert Capa’nın İspanya’da çekmiş olduğu “milis“ ya da bomba alarmı verildiğinde kaçışanlar, İkinci Dünya Harbinde, müttefiklerin Normandiya Çıkartmasında ve Vietnam Savaşında çekmiş olduğu fotograflar ve diğerleri… William Klein’ın Pepsi and Moves, Harlem, NYC, 1955 fotografı. Ülkemizden ise Ara Güler’in “Haliç“ fotografını örnek olarak verebilirim. Hatta, bazılarımız  inanmayabilir ama, HCB’nin bile (Henri Cartier-Bresson) bazı fotografları fludur. Yani net değildir. Bu örnekleri, başka fotografçılar ile çoğaltabiliriz.*2

Son sözler

Foto jurnalizmde fotograf flu ya da keskin olsun, bir tek görev üstlenmektedir: Doğruluk, güvenirlik, gerçeklik. Bu tarz fotograf kullanımında, fotografın haber karakteri vardır. Çeken fotografçının, bu çekimi yaparken, gördüğü olaya birebir tanık olduğuna, dürüstlüğüne inanılır.

BeatriceJulia Margaret Cameron  (British (born India), Calcutta 1815–1879 Kalutara, Ceylon)  Date: 1866

İngiliz fotoğrafçı Julia Margaret Cameron 19. yüzyılda “bulanık“ portreleriyle ünlenmişti. 1864 tarihlerinde bir çok kez eleştirilmişti. Onun yanıti ise şöyleydi: What is focus – and who has a right to say what focus is the legitimate focus?

Fluluk, fotoğrafta bence  bir hata değildir. Tam tersine, çekilen öyküye farklı bir boyut kazandırabileceği gibi -net çekimlerde olduğu gibi- öyküye bir yenilik getirebilir. Fotografa bakarken görünür öyküyü yakalayabilir,  ve aynı zamanda dünyaya farklı şekillerde bakma yeteneğimizi geliştirebiliriz.

*1 flu    Fr. flou

  1. (l ince okunur) 1. Tam olarak belli olmayan. 2. a. Fotoğrafta net olmayan görüntü.

*2 Bu fotografları telif nedeniyle burada yayınlamayı yeğlemedim. Merak edenler, bulabilir, bakabilirler.

6th February 2018

Tuğrul Çakar İçin: YOLCULUĞUN İÇİNDE HÜZÜN

Tuğrul Çakar, Rahmetli ‚Sarı“ ile / Foto: Mehmet Ünal / Eskişehir

(Geçen hafta Tuğrul Çakar’ın öğrencilerinden Dr. Ediz ziyaretime gelmişti. Dr. Ediz Tuğrul için, „Babam gibiydi“ tanımlamasını yaptı. Kendisini andık. Bir kez daha, daha önce yayımlanan bir yazımı burada da paylaşmak istiyorum.)
 

Tuğrul Çakar İçin

YOLCULUĞUN İÇİNDE HÜZÜN

Halbuki daha çok sohbet edecektik; yapacak işlerimiz vardı. Gezmelerimizi arttıracaktık. Sırada Doğu Türkiye vardı…

“Yolda olmalıydık, ve yol ile birlikte yaşlanmalıydık.“ Kollarımda kaybettim Tuğrul Çakar’ı. O günden beri

kendimi sıcak suya batırılmış lahana gibi hissediyorum… Kitaplarını yeniden okuyor, fotograflarına bakıyorum. Yaşanmışlıkların alanında dolaşıyorum. Anılarımızın arasında dolaşıyorum. Bir ara sessizlikler içerisinde kalıyorum.

Ölümü kolay değil!

Ölümle yaşam arasındaki çizgide sonsuza dek yaşayacakmış gibi davranıyor insan…unutuyor ölümü.

Hatta bazen kendini bile ölümsüz sanabiliyor… Akşamüstü Yine Hüzün kitabında: “Yapılabilir mi ölümün  fotoğrafı? Yapılmalı mıdır?  Ya da? Ama yaşanabilmelidir,  fotoğraf. Oysa ölüm, yaşanmaz!“ yazmıştı.

Evet, şimdi ölümün fotoğrafının yapılamayacağını daha iyikavrıyorum. Zaten “hüzzam bölümünü“ anlatmak istemiyordun,

Tuğrul…“Fotoğrafla geçen 35 yıllık yaşamın hafif müzik bölümünü özetledim sanırım. Bir de hüzzam bölümü var ki,  o hep olduğu gibi, bende kalsın.“*1

Bu kısmı sadece tahmin edebiliyorum. Başlıcası, fotoğraf camiasının duyarsızlığı, sadece “laf üretenlerdi.“

Sohbetlerimizde, doğru bildiğini söyleyen, dik bir duruş sergileyen bir dosttu… Söylemeyip içine attıklarını hissederdim.

Yumuşak huyluluğu, insanları kırmaktan çekinen tavrı bunun ıspatıdır. Merhametliydi. Duyarlıydı. Bazı çiğlikleri, olgunlaşmamışlıkları hazmedemediğini biliyorum.

Tuğrul, gene de ’centilmen’ davranırdı.
Buluşmalarımızda Ankara’da çok yalnız olduğunu anlatırdı. “Onca yıl orada yaşamama karşın, yalnızım!“ derdi.

Bu nedenle sahillerde yaşamak özlemlerinden başlıcasıydı. EGE’de ona yaşayabileceği bir konut aramak için çok gezindik…

“Egeli“ olmasına ramak kalmıştı.

Tek tek kişilere, olaylara baktığında umutsuzluğu arttardı.

Bu umutsuzluk kendinden çok düzeysizliklerin artmasıydı. Örneğin bir dernekte yapılan imza gününde, 10 TL verip kitap almayanların, derneğin altında bulunan meyhanede 15 TL’ye bira içmelerine, çok alınmıştı, çok içerlemişti…

Tüm bunlara karşın, dinlenmeye gerek olmadığını; bir şeyler yapmanın gerekliliğini, düşünürdü.

Tuğrul, fotograf üreten bir emekçiydi.

Özgürlük ve vicdan o’nun kadrajıydı!

Fotograf: Kemal Cengizkan / Urla 2016
 
3rd February 2018

“Ziyaretçi Defterleri“

Eskiden bir çok otelde “Misafir Defterleri“ bulunurdu. Hatta benim de, bu defterlerle ilgili bir anım var. Bir zamanlar Endonozya’ya bir çekim için gitmiştim. Havalanından tercümanım ve şöförüm tarafından alınarak, doğrudan otele getirildi. Bir sonraki gün çekime çıkacaktık. Lombok ve Bali adalarında sokak fotografları çekecektik. Planlar yaptık. Ayrıldık. Uyuyamadığım için otelin lobisinde aylak aylak oturuyordum. O yıllarda internet yoktu. Sadece iricene bir misafir defteri. Yuvarlak bir masanın üzerine konmuş, otel lobisinin neredeyse en önemli bir mobilyası gibi sunulmuştu. Sayfalarına epeyce yazılmıştı…

Bu anı bana, sadece iki sergimde konulan “Ziyaretçi Defteri“ni anımsattı. İlki 1997 yılında “REGENHITZE“ (Yağmur Sıcağı) sergimin yapıldığı Münih Kentindeki “Goethe 53“ isimli galeriye konulmuştu. Bir ay sonra galeri yöneticileri sergi ile birlikte bu defteri bana teslim etmişlerdi. Kimisinin yazısı ecik-bücük, okunmuyor. Kimisi de okunması (okumam) için özel çaba sarfetmiş… kimisi uzun uzun yazarken bazıları “Çok güzel bir sergi“ gibi, kısa yazmışlar.

Sergilerimde ikinci kez bir defter koyma fikri, geçen yıl (2014) Foça’da yaptığım “Balığın Öyküsü“ isimli sergimin düzenleyicilerinin aklına gelmiş. Bir önceki defter de olduğu gibi, kısa ve övücü tümcelerin yanısıra, sergi ile daha fazla ilgilenenler neler anladıklarını da yazmışlar.

Bu defter olayı neden önemli?

Ülkemizde güzel sanatlarda olduğu gibi, fotograf konusunda yazan-çizen takım yetersiz. İyi bir resim değerlendirilmesi yapılamadığı gibi, fotograf değerlendirilmesi neredeyse hiç yok. Ki, ben de dahil herkes bir sergi ortaya koyuyorsa, koymayı düşünüyorsa veya gerçekleştirmişse, bir tartışma açmak, karşılıklı dertleri dile getirmek vs. ister.

“Harika abi“, “gözüne layık“ ve böylesi başka deyişlerle ne kendisini ne de karşısındakini geliştirebilir. Bu meseleye nesnel kalmak koşulu ile herkese yararlı olabilir. Bence mesele: Bir tartışma, bir sohbet geliştirebilmektir. Özellikle sergiler bunun ortamını hazırlarlar. Üzerine konuşmak, yazmak gerekir. Bir fikir belirtmek gerekir. Örneğin: Derneklere üye olup, birşeyler öğrenip ve birbirleri ile hemen hemen aynı fotografları çeken insanları övmek yerine “hepiniz aynı fotografları çekiyorsunuz, tekilleşmeye çalışın“ diyebilmeliyiz. “Fotografın sosyal-toplumsal görevi hakkında düşünceleriniz nelerdir?“ diye sorabilmeliyiz. Kısaca birbirlerini öven bireyler yerine, karşılıklı gelişebilmenin yollarını araştırmalıyız.

“HDR yapmışsın“;

“hangi optikle çektin?“

“Falanca makina“, vs. gibi konuşmalar yerine, içerik konuşmaya yatkın olunmalı, diye düşünüyorum. Yaşadığımız toplumda sadece oyumuzu vererek demokrasiyi geliştiremeyiz. Kendimizi, uğraşımızı, dünyaya bakışımızı da geliştirmeliyiz. Yaptığımız herşey ile en yakın çevremizden en uzak çevremize dek, her şey için sorumluyuz.

Bu sorumluk omuzlarımızda bir ağırlık teşkil etmez, tam tersine sorumluluk kişisel gelişmemize de önayak olur.

Sergi defterinden başlamıştım. Onunla bitireyim. “Balığın Öyküsü“ sergi defterine Balıkçı İbo şunları yazmış:

Balıkçı İbo’nun el yazması

Bu yazı nedeniyle (söz uçar yazı kalır) bu emekçi, kendini, meseleğini, mesleki, insani zorluklarını anlatırken, bana da insanlık hakkında, ülkem hakkında bir kez daha düşünmeye yönlendirmiş; kendime çeki-düzen vermemi sağlamıştır. Fotografın bu hassasiyetini ve gücünü bir kez daha anlamış, gittiğim yolun “taşlarına“ bakmayı terketmememi sağlamıştır.

20th January 2018

Fotograf Demokratlaşıyor

(2002 yılında BIANET’e o yıl gerçekleşen “Photokina“ için yazmışım. Ekim 2002 tarihinde yayınlanmış.)

 

Ünal: Fotograf Demokratlaşıyor

Her şeyden önce Almanların fuarcılık yaklaşımlarını değerlendirmek gerekir. Konusu ile ilgili diğer fuarlarda olduğu gibi, Almanya’da hep „Mega Fuar“ların yapıldığına tanık oluyorum.

Bu işte belli deneyimleri var, kadrolar yetiştirmişler, hepsinden önemlisi: Bilgilerinin yanısıra paraları var. Fuar yapmak, üç dört kafadarın bir araya gelip, „hadi yapalım“ demeleriyle gerçekleşmiyor…

İlk Fotokina’yı 1978’de görmüştüm. Şu an 2002’yi görme fırsatı yakaladım. Bu yıllar arasında, yalnızca makinelerdeki teknik gelişmeleri değil, sunuş biçimlerinin de farklılaştığını gördüm. Evvelden herhangi bir standa gidince, kısıtlı İngilizce konuşulurdu.

Türkçe hariç her dilde 

Ya da stand sahipleri bir çevirmen alarak, bu açıklarını kapatmak isterlerdi. Ancak, çevirmenler konuyu bilmedikleri için, fotoğraf konusundaki terminolojiyi bilmedikleri için, aldığımız bilgiler kısıtlı olurdu. Şimdi bu durum değişmiş. Hemen hemen her standda, Türkçe hariç, (günün birinde o da olur?!) fotoğrafı bilen insanlardan bilgiler alabildim.

Bu fuarda da fotoğrafın müthiş bir demokratlaşmadan yana olduğunu saptadım. Artık herkesin bir fotoğraf makinesi olacak bir durumla karşı karşıyayız. Ben bu gelişmeyi, herkesin fotoğraf çekme şansını yakalamasını, olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Gerçi bu gelişme „amatörlere“farklı yansıyor.

„Amatör“ ucuzluyor, „profesyonel“ pahalanıyor 

Düğmesine bastıkları her makineden fotoğraf çıktığı için, bu işi kendilerine meslek edinmiş kimselere karşı edepsizleşiyorlar. Bu işin bu kadar basit olmadığını günün birinde anlarlar, belki…

Öte yandan profesyonel makinelerde müthiş bir gelişme kaydettim. Tanıdığımız bir çok makinenin, tabii ki yalnızca teknik olarak, çok yeteneklilerini bu fuarda tanıtıyorlardı.

Amatör bölümde makineler ucuzlarken, profesyonel alanda da o denli pahalılaşıyorlar. Gerçi eskiden de pahalıydı ama, bu kadar bolluk olan bir ortamda, makinelerin aşırı pahalılaşmasını hâlâ anlamakta güçlük çekiyorum.

Makinelerle ilişki biraz da erotik 

Bizlerin makinelerle ilişkisi biraz da erotik bir bağdır. Bazıları da otomobillerle böyle bağ kurarlar. Onlarla yatar onlarla kalkarız. Hele kafamızdaki bir fotoğrafı gerçekleştirebilecek bir aygıt gördüğümüzde onlara aşık bile oluruz… örneğin: Leica aşkı bayağı yaygındır.

Digital gelişmeleri bir yanı ile olumlu karşılıyorum. Zaten bir çok alanda digital fotoğraf hayatımızın bir parçası olmaya başladı. Ben herkesin, istisnasız herkesin bir digital kamera almasından yanayım. Yazıyı terk eden bir jenerasyonun bu aletlere gereksinimi, günce tutmak gündemden düştü. Bu makinelerin „günce tutmak“ için gerekli olduğunu savunuyorum.

Endüstri digital gelişmelere ağırlık veriyor. Bu fuarda da bana verilen bilgilere göre digital baskı mürekkeplerinin 100 yıla kadar dayanıklı olduğu tespit edilmiş. Bu henüz yeterli değil. Klasik fotoğraf 1827′den buyana saklanabiliyor. Henüz bir bozulma söz konusu değil.

Digital’in mürekkebi 

Digital fotoğraftaki mürekkepler bu rakamı ne zaman yakalayacaklar? Henüz kimyagerler bu soruya yanıt veremiyor… Öte yandan digital fotoğrafın 100 yıl saklanması, hangi koşullarda olanaklı?

Bu da bilinmiyor. Bu demek ki, işin henüz başındayız. Gelişmeler, klasik fotoğrafa göre, içinde bulunduğumuz zaman nedeniyle, daha seri, daha hızlı gelişeceğe benzer… hatta takip etmekte bile güçlük çekebiliriz…

Düşmanlık etmeden yan yana 

Analog fotoğrafı da terk etmeden endüstri digital gelişmelere ağırlık veriyor. Vermek zorunda. Bunun nedenleri açık: Fabrikalar hemen kapatılıp, üretim biçimi değiştirilemez. Her şeyin bir bedeli var, derler. Bunun da bedeli bu.

Bir de analog fotoğrafı belki de hiç gündemden düşürmek niyetinde değiller.

Ben şahsen, klasik fotoğrafı digital fotoğrafa düşman etmeden, ya da tersi, her ikisini de takip etmekten yanayım.(GK/NM)

* Mehmet Ünal, fotoğraf sanatçısı

Yusuf Darıyerli – Yular

BAŞLANGIÇ

Yusuf, bana yeni fotograf kitabı YULAR’ı gönderdiğinde iki kitap okumaktaydım. Birisi Ahmet Oktay’ın “Gizli Çekmece“si, diğeri Philippe Sollers’in “Roland Barthes’ın Dostluğu“.

Yular’a bir kez baktıktan sonra, bunun hakkında yazma fikrim oluştu. Bu fikrimi Yusuf ile paylaştım. Hemen yanıt aldım:

“Dergideki köşende YULAR’ı konu edinmenden kıvanç duyarım… Kıyasıya eleştirmenden heyecan duyarım, sonraki işlerim için ders çıkarmaya çalışırım…“

Okuduğum kitapta, Ahmet Oktay ünlü bir şairimizin kitabını eleştirdiğinde, şairin artık kendisiyle konuşmadığını yazar. Ve, “açık sözlülük, eleştirellik kolay kabullenilmiyor Türkiye’de.“ *[1] diye sürdürür. Öte yandan Philippe Sollers’in bir kitabını değerlendiren Roland Barthes: “Eleştiri sevgi dolu olmalıdır!“*[2] demiş.

Ben eleştirmen olmadığım için Yusuf’un kitabını aynı yılda yürüyen bir ’fotoğrafdaşı’; bir dost olarak hislerimi yazmak istiyorum. Çünkü ülkemizde kitap yayınlamak çok çaba gerektiriyor. A. Oktay da elli yıl önce ilk kitabını, eşinin sattığı bir resimin getirisi ile bastıklarından bahsediyor… Barthes ise, Sollers’e yazdığı bir mektupta, “…eğer kendim kitaplarımı yayımlamazsam, yayımlanmamam tehlikesi ile karşı karşıya kalırım.“*[3] diye yazmış.

Ülkemizde durum gün geçtikçe kötüleşmektedir. “Fotograf Kitabı yayımlıyoruz“ diye web sayfalarına yazan yayınevlerinin hiçbirine inanamıyorum. Mutlaka, kitabını yayınlatmak isteyenlerden bedelini ödemesini istiyorlar ve karına ortak olmak istiyorlardır. Ve bu bedeli ödeyen yazar ve fotografçılar vardır…

YULAR

Fotograflardan önce kitabın gerek grafik, gerekse baskı olarak çok özenli bir düzeyde seyircisine sunulduğunu söylemeliyim. Bu güzel kitabı ellerimde tutmak, eldiven giyerek teker teker sayfalarına bakmaktan haz duydum.

Kitabının önsözünde Yusuf, “Hayvancılığın görünen sahnesi ’Hayvan Pazarları,’ dikkatlice bakıldığında bize anlatılmayanları gösterebilir, yeni bakış açıları kazandırabilir ve doğru sentezlere ulaşmamızı sağlayabilir düşüncesiyle yola çıktım.“ yazmış.

Kitabın sayfalarını çevirdikçe bu hissi edinebiliyorum. Sonra iyi fotografta olması gereken diye düşündüğüm ’daha fazlasını’ görmek için, bu fotograflara da daha fazla bakmak gerektiğini, farklı zamanlarda tekrar tekrar bakılması gerektiğini düşünüyorum. Başkasını bilmem, ben baktığım kitaplara belli aralıklarla hep baktığım için, her baktığımda yeni birşeyler öğrendiğimi düşünürüm. Aynı, bir şiiri okuduğum her keresinde farklı duyumsadığım gibi…

Fotografın gerçekçi yönüne inandığım için, bu kitapta belgelenen hayvan alış-verişi meselesinin iyi, estetik değeri olan bir belgesel çalışma olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir fotografın etkisinin, yaşanılan zaman içirisinde, kültürel bağlamı içerisinde çekilmesiyle mükemmel (perfekt) olduğunu düşünürüm. Öte yandan, fantazilerimize düşünce alanı bırakan fotografları pek severim. Fotografın başarısının, çekenin duygularının bir toplamı olduğunu düşünürüm. Görsel hafızamızda yer edinen fotografların ’başarılı’ olduklarını düşünürüm.

Kısacası: Yusuf Darıyerli’nin bu kitabında, kendime koymuş olduğum tüm kıstasları görebiliyorum. Bu kitaptaki fotograflar seri olarak da, tek tek de kendi başlarına güçlüler ve duygusallar.

Şimdi bazı fotograflar hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Genel olarak fotograflarda bulunan insanlar ve hayvanlar hüzünlü ve pek ciddiler. Demek ki bu iş çok ciddi bir iş diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Hayvanlardaki hüzün ise, kesilip, parçalara ayırılarak satılacaklarını hissettikleri için midir? İnsanların durumunu sorabiliriz, ancak hayvanların?

32’inci sayfadaki fotografda, insanlar koyunun başı üzerinde tokalaşıyorlar. Muhtemelen pazarlık sahfasındalar. Eller bırakıldığında anlaşılmış olacak, sanırım. Ancak üçüncü el, sağdaki eli bileğinden tutmuş. Ayırmak mı ya da pazarlığın olumlu sonuçlanması için, tokalaşanların ayrılmamasına mı uğraşıyor… Sağ taraftaki çizgili ceket giyen bay, koyunların sahibi. Bu belli oluyor. Gelelim koyuna: Başına neler geleceğini hisseden, hüzünlü bir bakış… “keşke dili olsa da anlatabilse“ diye düşünüyorum.

35’inci sayfada bu hüzün ve kader birliği, fotografta bulunan her dört büyükbaş hayvanda barizce görülüyor. Sanki daha deneyliler, gibi… Kaderlerine boyun eğmişler…

85’inci sayfada ise bambaşka bir durum ile karşılaşıyoruz. Burada gerek insan ve gerekse hayvanın aynı kaderi paylaştıklarının bilincinde olduklarını anlıyorum. Sanki birbirlerinden ayrılmak istemiyorlar. Adam, “keşke seni göndermesem, satmasam“ der gibi adam… ya da piyasa çok kötü, iyi bir fiyata satamacağı için üzüntülü… her ne ise, yaşamdan bir an. Önemli bir an!

91’inci sayfada, kitapta tek bulunan bayana rastlıyoruz. Demek ki bu iş “erkek işi!“ Erkek keçisini zaptetmeye çalışırken, bayan yavrusunu   kaçırıyor mu? Bilemedim. Ancak durumun ciddiyetini yüzünden anlayabiliyorum. Güçlü bir simetri hakim fotografa. Kadın fotografın üçte ikisini kapsıyor ve hüzünlü. Oğlak da…

Bir fotograf projesine başlarken, her fotografçının bir ’yolu’ vardır, mutlaka… “ilk adım“çok önemlidir. Kendi bilinci önemlidir. Çoğunlukla fotografçılar kendilerine ilişkin olanla ilgilenir. Salt kendi zamanını saptamak, kayda geçirmeyi amaçlar. Sonrası ise araştırma, araştırma, araştırma ve çekimlere başlamak… kendine inanan, yaptığı işin bilincinde olan fotografçının anladığı ilk olgu: Hiçbir fotograf projesinin tam olarak bitmediğidir. Yusuf da bir yazısında bundan sözetmişti.

Bu konuya dahil olabilecek, hayvan satanların yanında, et üretenler+tüketenler olduğu gibi, bu meseleden rant sağlayanlar da vardır, mutlaka. İçinde yaşadığımız toplumda bunlar kimler? Bunları da ortaya çıkarmak, fotograflamak gerekmez mi?

Öte yandan bunun gibi uzun soluklu kişisel projeler (2004-2017) yayınsız, siparişsiz ancak bu kadar yapılabiliyor. Belgesel fotografçı olarak ülkemizde fotograflanacak bir çok konu olduğunun ayırdındayım. Ülkemizdeki öyküleri ne yazık ki, kişisel girişimlerle, hakettiği gibi belgeleyemiyoruz. Destekleyen ne resmi/özel bir kurum ne de firma +kişi+yayın yok!

Öte yandan, bir TV programında, ülkenin sonradan olma zenginlerinden biri: “12 adet Rolls Royce ve 10 adet Bentley“ otomobilim var, “İngiltere’de bile yok!“ diye açıklamalarda bulunuyor…

Gene de umudumu yitirmek istemiyorum. Çünkü, Yusuf Darıyerli gibi, hala (tüm bu duruma rağmen) üretenler var!

Bu kitapta aradığım tek bir şey daha var: Her fotografın öyküsünü de okumak isterdim!  Çekilen fotografların öykülerini de anlatan bir iki satır okumayı severim.

Yusuf Darıyerli hakkında

1958 Düzce doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı bölümü ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu. Çeşitli kuruluşlarda Bilgisayar Programcısı ve Sistem Analisti olarak çalıştı. 1990’larda amatör olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladı ve 2000 yılında artık tüm  zamanını fotoğrafa ayırmaya karar verdi. Yurt içinde ve Paris, Londra, Selanik, İsveç’te sergilerde yer aldı. “İstanbul-İstanbul”, “Koyu Siyah”, “Panayır”, “Az Kısalt-İstasyon Berberi Cavit”, “Taşra Fısıltıları” başlıklı kişisel sergiler gerçekleştirdi ve pek çok karma sergide yer aldı. 2008’de PANAYIR adlı kitabıyla birlikte, “Fotoğraf Geçidi: İstanbul 2010” sergiler 1 albümünde çalışmaları yayınlandı. Yusuf Darıyerli serbest fotoğrafçı olarak çalışmakta, belgesel nitelikli fotoğraf projeleri yürütmeye devam etmektedir.

YULAR Fotoğraf albümü

Önsöz ve fotoğraflar: Yusuf Darıyerli
80 duotone fotoğraf
Dil: Türkçe-İngilizce
132 Sayfa, 22×20 cm
Sert kapak, baskılı bez cilt
Kapak ve kitap tasarımı: Martin Hinze
Baskı: A4 Ofset
Yayınevi: İlke Basın Yayım
ISBN: 978-975-8069-35-4
Mart 2017

Şu adresten edinilebilir:

www.ilkekitap.com

[1] Ahmet Oktay: Gizli Çekmece, Doğan Kitap, Mart 2017 4. Baskı, sayfa198

[2] Philippe Sollers: Roland Barthes’ın Dostluğu, YKY, Mart 2017, Sayfa 29

[3] Philippe Sollers: Roland Barthes’ın Dostluğu, YKY, Mart 2017, Sayfa 19

Neden Fotograf çekeriz?

Fotograf: Mehmet Ünal / “Balığın Öyküsü“ SerisindenFotografla içiçe yaşadığım onlarca yıldan sonra bazı şeyleri yazma/söyleme cesaretim güçlendi. Yaşamımda kabaca iki tür fotografçıya rastladım. Bazıları fotografın tamamen teknik kışmına kafa yoruyordu. Diğerleri ise fotografa önem veriyorlardı. Özellikle amatör fotografçılar en gelişmiş makinalara, objektiflere ve yardımcı alet-edavata sahip olmayı hedefliyorlar; piyasada bulunan fotograf aygıtlarının en son modellerini, güçlü objektifleri edinmekte gecikmiyorlardı. Endüstri de bunu kendi çıkarları doğrultusunda destekliyordu ve hâlâ desteklemektedir. Tüm bunların yanısıra bu guruba dahil insanlar, makine, objektif vs. konusunda “yürüyen ansiklopedi“ gibidirler… bu çabalarına karşılık hangi konuyu fotograflamak istediklerini bilmezler. Bazıları ise fotograf çekmiş olmak adına çaba harcarlar. Başka bir demeyle, karşılarındaki motifi sadece sevdikleri için deklanşöre basarlar. Öteki gurup ise çevresine duyduğu hassasiyeti fotograf ile saptamak, arkadaşlarına göstermek ve hatta yarışmalara katılmak için çabalıyorlar. Bu gurup icin yapılan değerlendirmeler şöyle: Desen, resim çizmesini beceremeyenler için, işin kolayı fotograf çekmek olmuştur. Tüm bu tutumların karşısında fotograf ile uğraşanlar vardır, ki onlar çektikleri fotograflar ile seyircisini büyülerler! Şayet kendinizi bu son guruba dahil görüyorsanız, yazıyı okumaya devam edebilirsiniz…

“Sanatçı“ olmak.

Bir insanın neden “sanatçı“ olmak istediğini, ya da karşısındakilere neden böyle görünmek istediğini, öteden beri anlamamışımdır. Çünkü sanatçı olmak aç kalmakla eşittir. Yani para kazanılıp aile kurulamaz, ev geçindirilemez… Zanaatçı olmak daha sempatik geliyor. (Marangozluk, demircilik, ayakkabıcılık, kuyumculuk, vb. gibi) Çalışıp çabaladıktan sonra ellerinde yarattıkları bir ürün vardır. Sanat yapılmasına karşı olduğum düşünülmesin, isterim. Sanatçı tanımlaması ile benim bağım oluştuğu tek açıklamayı kendime kılavuz edindim. Sanatçı doğruluğu, sahiciliği sahiplenmeli. Yani, ne yaptığından çok, nasıl bir insan olduğu, neyi yaptığı, nasıl yaptığı, neden yaptığı önemlidir.

Şimdi soruyu kendinize yöneltin 

Ben kimim? Neden fotograf ile uğraşmak istiyorum? Zamanımı ve paramı daha yararlı bir yöne harcamam daha iyi olmaz mı? Bu sorular kafanızda yanıt bulamadıysa, ürettiklerinizden hoşnut kalmayacaksınız.

Çok tabii ki teknik ile ilgilenebilirsiniz. Kameraların, optiklerin yeteneklerini ezberleyebilirsiniz. Özünde yanlış değil. Ancak Teknik sizi esir aldığında, durum değişir. Anlatmak istediğiniz öyküye yoğunlaşamazsınız.

Fotograf çekmeye başlamadan önce mutlaka kendinize göre bazı nedenleriniz vardır. İlginç ağaç kabukları, yüzündeki çiziklerle ilginç bir ihtiyar, ve başka motifler hoşunuza gidebilir. Çektikçe çekersiniz, fotograflarınıza baktığınızda, “bir dahaki sefere daha farklı çekeyim“ gibi düşünebilirsiniz. Bu düşüncelerin hepsinden önce “ben nasıl bir öykü anlatmak istiyorum“ diye sormanızı önereceğim. Bir yazar öyküsünü kelimelerler, cümlelerle anlatır. Fotografçı ise fotograflarıyla. Ne tarz çalışırsanız çalışın, bence öyküsü olmayan fotograf eksiktir. Çevremizde anlatılacak öyküleri bulabilmek, onları kendimize göre anlatabilmek için bir duruşumuz; bir dünya görüşümüzün olması gerektiğine inananlardanım. Bu olmazsa öykü(ler) ne bulunabilir, ne de anlatılabilinir.

Bu konu ile ilgili bir örnek: Michelangelo’nun atölyesine mermer bloğu getirildiğinde, heykeltraş için DAVID bu mermer bloğunun içerisindeydi. Michelngelo sadece çekiç ve murç ile gereksiz mermerleri uzaklaştırmalıydı…